-
Küçük şehrin koca ruhlu ara mahallerinden birinde, Sümbülteber adında dört katlı bir aile apartmanı, sahibi ise Hacerkadın isminde, menopozu kronik, şizofrenden meşkûk huysuz bir teyze. Ailesinde yenge sıfatıyla görevini sürdürüp emekliye ayrılan, yengeliğini layıkıyla yerine getirdiği için aileden herkesi çevresinden uzaklaştıran mal sahibi teyze, apartmanıyla birlikte baş başa kalınca kâr yüzdesi tavan esnaf gibi kolları sıvayıp ellerini ovuşturarak vermiş tüm katları kiraya. Kendisi de apartmanın birinci kattaki dairesini, bir büyük odasından alçıpanla bölüp kazan dairesinden hallice bodrum katla birleştirerek kendince dubleks bir mix yapmış, orada yaşıyor. Hacerkadın, en son birinci katı da kiraya verdikten sonra şizofrenden meşkûk kafasında planladığı operasyona startı vermiş, kendi kafasında kurduğu dünyada, beyaz dev bir yazı tahtası üzerinde, kırmızı iplerle birbirine bağlanmış kiracı fotoğrafları ve isimler, elinde mürekkebi inatçı mavi tahta kalemi ve panonun kenarına düştüğü notlarla kendini asayiş komiseri olarak apartman emniyet güçlerine atamıştı. Kendi şahsi apartmanında bir başkasını yönetici seçme gereksiniminde bulunmadığı için kendi saltanatını kurmuş, sıkıca sıkıcı bir yönetim ilan etmişti. Hacerkadın’ın elinde, oğlunun iş yerinden hediye olarak getirdiği, bina içi rapor kaydı ve kiracıların sicil defteri olarak kullandığı bir de promosyon ajandası vardı. Apartmanda ne olursa olsun, saati saatine, dakikası saniyesine kim ne yapmış, nereye gitmiş, nereden gelmiş, kimi getirmişse ajandanın yanında verilen geri dönüşümlü promosyon kalemle her şeyi deftere not eder, olanı biteni öğrenmek için de "salça seriyorum, reçel koyuyorum, dolmalık kurutuyorum" ayağına sıkça çatı terasına çıkıp iner, kapıları dinler; ilerleyen günlerde, karşılaştığı kiracılara ise şikâyetçi olduğu durumu dile getirirdi. Hacerkadın, önce birinci katta oturan, üç çocuklu ve asgari ücretle geçinen aileyi sık sık huzursuz etmeye başlamıştı. Üst kata çıkıp odaları böldüğü alçıpandan evi dinler, çocukların seslerinin rahatsız ettiğini söyler, ara ara ödemesi gereken bir borcu olduğunu ve kirayı erken vermelerini talep ederdi. Bir gün, misafirliğe gelen kiracının annesinin banyoyu kullandığını öğrenince,
"-Ortak alan burası, su faturası bana da yazılıyor." diyerek bir daha onlarda banyo yapmamasını emretmişti.
Sonra ikinci katta oturan genç çifte kafayı takmış, genç adamın sabah işe giderken kapıyı nasıl kapattığından, kadının ev işlerinde çıkardığı sesin desibeline kadar takip edip uyarılarda bulunmuştu. Bir gün, apartmanın girişinde elinde,
“Sümbülteber Apartmanı İç Düzen ve Kurallar Tüzüğü” başlıklı,
altında nizami sıra on maddelik bir yazı:
1. Genel Sessizlik İlkesi:
Hiçbir kapı hızla açılıp kapatılmayacak. Merdivenlerden koşar adım inilip çıkılmayacak. Çocukların ses yapması, gülmek, kahkaha atmak, yüksek sesle telefonda konuşmak, 22.00 ile 09.00 saatleri arasında televizyon, müzik, elektrikli süpürge, tamirat, tadilat durumu vb. ses çıkaran aletlerin kullanımı yasaktır.
2. Ortak Alan Kullanımı:
Merdiven boşluğu, kapı önü ve giriş holünde şahsi eşya konumlandırması yapmak; ayakkabı, çocuk arabası, çöp torbası, bitki ve saksıyla doldurmak kesinlikle yasaktır.
3. Misafir Düzeni:
Davet edilen misafirler ve apartmana giriş çıkışları yönetime bildirilmelidir. Gelen misafirlerin sık aralıklarla konaklaması durumunda ilgili dairenin aidat bedeli artırılıp misafir dahil edilerek hesaplanır.
4. Mutfak Kokusu Denetimi:
Ev içinden ortak alanlara yayılan ağır yemek kokuları konusunda dikkatli olunmalı, yemeklerin pişirilmesi esnasında pencere havalandırması yapılmalıdır. Özellikle koku yapacak yemekler sadece Perşembe günleri pişirilmeli; aksi takdirde yönetici başta olmak üzere tüm apartman sakinlerine ikram edilmelidir.
5. Balkon ve Cam Kullanımı:
Balkonda mangal yapmak; balkondan veya pencereden aşağıya sigara izmariti, yiyecek kırıntısı atmak veya su dökmek kesinlikle yasaktır.
6. Çocuk ve Evcil Hayvan:
Evcil hayvan beslemek, bina içerisine dışarıdan hayvan getirmek yasaktır. Çocukların ev ve apartman içinde koşması, bağırması, zıplaması gibi gürültülü davranışları engellenmelidir.
7. Doğalgaz Kullanımı:
Doğalgaz kullanımı Mart sonu itibarıyla son bulacak, kombiler kapatılacaktır.
8. İç Güvenlik:
Apartmanla ilgili işler dışında, binaya kurye, kargocu, postacı giremeyecektir. Tüm kargo ve siparişler dış kapıdan teslim alınmalıdır. Daireye gelecek servis görevlileri ya da tamirciler önceden yönetime bildirilmelidir.
9. Apartman Sükûnet Saati Talimatnamesi:
Bildirildiği takdirde, acil bir durum haricinde apartmana giriş-çıkış saatleri akşam 22.00 olarak kısıtlıdır.
10. Aidat ve Kira Ödemeleri:
Her ayın 20’sine kadar ödeme yapılmalı, gecikme durumlarında 53 TL gecikme bedeli ekleneceği bilinmelidir.
Yazılı kâğıdı, ahşap, cam kapaklı, içi bordo kadife kumaş kaplı ilan panosuna iliştirirken; dördüncü kattan Emekli Albay Refik Bey, elleri dolu, sokağın başındaki kasaptan aldığı yarım kilo dana kıyma, çarşamba pazarından azıcık domates biber, biraz yeşillik ve siyah bir poşetin içinden serinliği dışarı vuran boğma rakı ve cilalık iki bira şişesi taşıdığı alışveriş poşetleriyle apartmandan içeri süzüldü.
-Bu ne oluyor Hacerkadın? diye soran Albay’a, elindeki poşetlere şöyle bir göz attıktan sonra, apartmanın artık belirli kurallara göre işlediğini, kurallara uymayanlara da gereken yaptırımların uygulanacağını söyledi. Ama bu kurallar Albay’a işlemezdi çünkü Albay Refik, çeyrek asırdan fazla süre askeri disiplinle yoğrulmuş emir-komuta zincirinin içinden geçmişti. O yüzden “kural” kelimesi onun için ya bir talimatta ya da resmi bir yazıda anlam kazanırdı; bir apartman panosuna iliştirilen A4 kâğıdında değil. Refik Bey, anlamlı bir bakışla kafasını yana çevirip alaycı bir gülümseme attıktan sonra ellerindeki poşetleri sallayarak hafif koşar adımlarla merdivenlerden yukarı çıktı; her bastığı basamakta siyah poşetin içinden ince bir şıkırtı sesi duyuluyordu.
Hacerkadın, Albay’ın ardından kızgın bakışlarla bakıp evine doğru geçti. Albay Refik, evine gelmiş, salatasını yapmış, aldığı yarım kilo kıymadan evdeki köfte harcıyla kendisine köftelik hazırlayıp balkona mangalı kurmuştu. Buz dolu kovasına biraları koyduktan sonra rakısını ve salatasını da alarak balkondaki masasına geçip mangalı gecenin karanlığına yakmış, kadehi yıldızların güzelliğine kaldırmıştı.
Kiracılar, asılan kâğıdı önce şaka sanmıştı fakat Hacerkadın, üçüncü kattaki evli ve bir kızları olan öğretmen çiftine, balkonda yaktıkları tütsü kokusunun apartmana yayılması sebebiyle 62 TL “Ortak Hava Sahası Kullanım İhlali” cezası kesince işin rengi değişti. Yayılan kokunun bizzat açık havaya karıştığı, apartmanı etkilemesinin imkânsız olduğu savunmasını yapan Rıza Bey’e ise, itirazını haksız bulduğu gerekçesiyle cezasının artırılacağını bildirdi.
Tüm bunların daha açık bir şekilde, fikir alışverişi içerisinde yüz yüze konuşulması için toplantı düzenlenmesini talep eden apartman sakinlerinin teklifini kabul eden Hacerkadın, cuma akşamı yapılan toplantıya katılmadı. Konuyu kendi aralarında tartışan apartman sakinleri, asılan kâğıdın aidat, kira ve genel toplum kuralları dışındaki kısımlarını gereksiz ve saçma bulduklarını ifade edip hemfikir olduklarını belirterek sistem bugüne kadar nasıl işlediyse o şekilde devam etmesi gerektiği kararıyla noktayı koyup toplantıyı bitirmişlerdi.
Toplantı sonrası takınılan tavırla kiracılarının kendisine bir ihtilal düzenlediğini düşünen Hacerkadın, her zamankinden daha temkinli davranmaya başlamış, apartmanın her köşesini göz hapsine almıştı. Her kapı çalınışında kalbi sıkışıyor:
-Beni devirmek istiyorlar. diye mırıldanıyordu.
Promosyon ajandasına günlük notlar düşüyor, defteri asla yanından ayırmıyordu. Kiracıların her denk gelişte birbirleriyle konuşması, balkonlardan duyulan fısıltılar, ortak kullanım alanlarında bir araya gelmeleri ve kapı önü sohbetleri bile onun için “ayaklanmanın” işaretleriydi. Buna engel olmak isteyen Hacerkadın, kapı kapı dolaşıp disiplin ve düzenin önemini anlatan nutuklar veriyor, gruplaşmaların, dedikodunun ve sırların apartman huzurunu bozacağını söylüyordu. Oysa kiracılar sadece biraz rahat ve huzurlu bir ortam talep ediyorlardı.
Ne yapsa da yaptıklarına anlam veremeyen kiracıları giderek kendisine cephe alan Hacerkadın, bir gün polisi arayıp bir ihbarda bulunmak istediğini söyledi. Birinci kattaki, üç çocuklu, çocuklardan birisini yeni ilkokula yazdırmış, geçim derdi içindeki fabrika işçisi asgari ücretli aileyi, kirasını geciktirdikleri sebebiyle şikâyette bulunmuştu. Polis geldiğinde, kiracı İsmail, kirayı daha on beş gün önce yatırdığını, hiçbir zaman aksatmadığını ve zaten sözleşmeye göre kira ödeme günlerinin her ayın 20’si olduğunu izah etti. Görevli memurlar da durumu makul bularak tarafları (daha çok Hacerkadın’ı) sakinleştirerek olayı tatlıya bağladılar.
Aradan günler geçtikten sonra, rahatsızlığı sonrası kontrole giden Hacerkadın’a diyabet tanısı konmuştu. Hastalığın etkisiyle daha da huzursuzlaşıp şizofrenden meşkûk kafasında kendi kurduğu hikâyelerin içerisinde yaşıyordu. Duyduğu her sesi, gördüğü her gölgeyi kendisine kurulmuş bir tuzak, bir komplo olarak görmeye başlamıştı. Evden dışarı çıkmıyor, çalan kapıyı açmıyordu. Çıkarsa da sadece kapı önünü sirkeli suyla silip tokmağına nazar boncuğu asıyor, kapısını kapattıktan sonra iki yerden de üç kez kilitliyordu. Bodrum katın küçük penceresinden sık sık dışarıyı gözetliyor, uçan kuşun kendisi aleyhine kanat çırptığını düşünüyordu.
Bir çarşamba gecesi, saat 21:45 civarlarında apartmanın önünde kırmızı mavi ışıklar yanıp sönmeye başladı. Ne olduğunu kestiremeyen apartman sakinleri camlara çıkmış, polis araçlarını kendi apartmanları önünde görünce tedirgin hâlde, merakla dışarıyı izlemeye koyulmuşlardı. Polisler, ellerinde telsizlerle etrafı dikkatle inceleyip kendi aralarında konuşurlarken apartmandan, üzerinde çiçekli yatak pijamasıyla, üstüne kahverengi hırkasını almış, ayaklarında ise birbirinden tamamen farklı renk ve desende iki çift terlikle aniden Hacerkadın fırlayıp geldi. Saçları dağınık, yüzü solgun ve korku doluydu. Apartman halkı bu manzara karşısında şaşkınlık içinde kalırken polisler, Hacerkadın’ı sakinleştirip olayı ve neler olduğunu sormaya başladılar.
Hacerkadın bu sefer de üçüncü kattaki öğretmen çiftin, kendisinin evine dinleme cihazı yerleştirdiği; ikinci kattaki genç çiftin de kendisini kesip kebap yapacaklarını iddia ederek bir ihbarda bulunmuştu. Apartman sakinlerini balkonda görünce polislere parmağıyla üçüncü katı göstererek:
-İşte memur bey! Bunlar... bu ikisi... benim evimi dinliyor. Alttaki... (bu kez aşağıyı işaret ederek) bu ikisi de etime göz dikmiş, etime dolgun olduğum için beni kesip mangalda pişirecekler! diye bağırdı.
Polislerden biri başını hafifçe eğip gözlüklerini düzeltti, diğeriyse belli belirsiz dudağının kenarını kıpırdattı; gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.
Üçüncü kattan olanları duyan öğretmen çiftinden Hediye Hanım, Hacerkadın’a doğru:
-Sen delisin be! Git kendine baktır. diye karşılık verince Rıza Bey eşini yatıştırmaya çalıştı. Olaya anlam veremeyen genç çift gözüne far tutulmuş tavşan gibi bakakaldı.
Albay Refik, elinde sigarasıyla, rüzgârda hafifçe dalgalanan Atatürk portresi baskılı Türk bayrağı asılı balkonundan aşağıyı seyrediyordu. Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanını usulca havaya savurduktan sonra:
-Bu kadın gerçekten kafayı yemiş, iyi ki bekârım diye bana sarmadı, diye mırıldanarak biten sigarasını balkonun kenarındaki kül tablasına bastırıp söndürdükten sonra alaycı bir gülüşle içeri geçti.
Albay Refik, evlenip boşanmış olmasına rağmen kendisini hâlâ mesleğinin ilk zamanlarındaki gibi genç, dinç ve delikanlı hissettiği için medeni hâline “bekâr” demeyi tercih ederdi. Polis, prosedür gereği bütün apartmanı dolaşıp kat kat herkesin ifadesini aldı. Olayın detayını öğrenen genç çift, önce birbirlerine bakarak güldü. Daha sonra genç delikanlı Umut,
-Ben bugüne kadar karıncaya zarar vermemiş adamım, ayrıca tavada yumurta bile pişiremem memur bey, ne kesmesi ne kebabı, gözünüzü seveyim. diye yanıt verdi. Umut’un eşi Gaye ise,
-Ama bu artık sağlıklı değil, bu kadın her hafta başka birimizi suçlayarak sizleri meşgul ediyor, gerçekten psikolojik bir yardım alması gerekiyor. Diyerek polisi uyardı. Üçüncü kattaki öğretmen çift ise daha sakin ve ölçülüydü. Adam, kapının önünde elinde çayıyla duruyor, elleriyle saçını geriye tarayıp gözlüğünün arkasından polislere bakıyordu. Kadınsa, olayın şokuyla duygu patlaması yaşıyor ama sabırlı bir ses tonuyla, polislerin sorularına yanıt veriyordu.
-Yani akıl alır gibi değil memur bey, bu kadının yaptığı saçmalığın daniskası artık. Bizim bir de kızımız var, üçümüz sabah evden çıkıyoruz, akşam iş çıkış saatinde eve dönüyoruz, çoğu zaman yemeğimizi bile dışarıdan söylüyoruz. Evden okula, okuldan eve, tek döngümüz bu yani. Ayrıca kendi kızımız başta olmak üzere onlarca çocuğa rehberlik ediyoruz, yol gösteriyoruz, ışık oluyoruz. Tek konumuz müfredat, öğrenciler ve gelecek kaygısı. Gün boyu havanda su döven bir kadın, onca işin gücün arasında kendi işsizliğine bizi de alet ediyor.
Kocası da başını onaylarcasına sallayarak söze girdi:
-Biz elimizden geldiğince saygılı olmaya çalıştık. Ne gürültü yaptık, ne apartmana zarar verdik. Sadece temel kurallar harici kendisinin oluşturduğu kurallara uymayacağımızı belirttiğimiz için hepimize düşman kesildi. Kendisinin koyduğu kuralların saçmalığını da girişteki panodan bakarak anlayabilirsiniz zaten.
Polis memuru, teşekkür edip notlarını tamamladıktan sonra apartmandaki son birkaç kişiyi de dinlemek üzere diğer katlara yöneldi. Sıranın kendisine geldiğini fark eden Albay Refik, usulca kapısını açtı. Üzerinde eşofman takımı, altında tertemiz beyaz bir tişört ve ayaklarında önü kapalı ev terliğiyle kapıda dikiliyordu. Elinde yarıya kadar içilmiş ince belli çay bardağı, gözlerinde ise yılların yorgun ama her daim tetikte bakan bakışı vardı. Polisler yaşanan olayla ilgili ifadesini almaya geldiklerini söylediler. Albay Refik memurları içeri davet etti, memurlar teşekkür edip hemen birkaç not alıp gitmeleri gerektiğini söyledi. Albay Refik,
-Ben emekli Albayım... diye söze başlayınca polis memurları istemsizce doğrulup Albay’ın gözlerinin içine baktılar. Saygı ifadesi olarak başlarıyla selam verircesine onayladılar. Zaten o tonlamadan yılların disiplini ve ağırbaşlılığı hissedilebiliyordu. Albay sözüne devam etti,
-Ben bunca yıllık askerlik hayatımda Anadolu’nun dört bir yanını gördüm. Dağ köylerinden sınır karakollarına, karlı tepelerden çatışma bölgelerine kadar... Nice insanlarla tanıştım, ne dostlar edindim, birçok da düşman gördüm. İnsanları hemen çözerim. Bu kadını da önceden anlamıştım zaten, onun için hep mesafeli yaklaştım. Ben herkese öyleyim; birisini iyice elekten geçirmeden, sınava sokmadan hayatımda bir yere koymam. Savaş dediğin şey cephede değil, bir insanın kafasında başlar memur bey evladım. Bu Hacerkadın’da insanlığa dair gram belirti yok. Hayvan sevmez, çocuk sevmez, çiçek sevmez, böcek sevmez. Paradan ve güçten başka hiçbir şeyi sevmez. Huysuz, illet bir kadın. Herkese bir rol biçmiş kafasında. Kimisi hırsız, kimisi katil, kimisi sapık... Aslında kendisi apartmanın bir cezası. Olan da bizim huzurumuza oluyor. Ben yıllarca emir verdim ama hayatıma karışanı asla kabul etmem. O panoya astığı kuralları yırtmamam bile sabrımdandır. Hakkında da kim ne diyorsa haklıdır.
Memur, son kez notlarını kontrol etti,
-Teşekkür ederiz Albayım, saygılarla, iyi geceler dileriz. diyerek küçük bir tebessümle başlarını eğdikten sonra Albay’ın kapısından ayrıldılar. Sessizce merdivenlerden aşağı inip en son birinci kattaki asgari ücretli fabrika işçisi ailenin de ifadesini aldılar. Onlar da ifadelerinde Hacerkadın’ın geçen haftalarda kendilerini, kirayı yatırmalarına rağmen diğer ayın kirasını da onbeş gün önceden istediğini, anlaşmaya göre vereceklerini söylediklerinde ise apartmanın bahçesine çıkıp
-Teröristler, evimi işgal ettiler! diye ortalığı yaygaraya verdiğini, bu yüzden ifadeye çağrıldığını ve az kalsın başını belaya sokacağını, üstelik Hacerkadın'ın panoya astığı uzun ve anlamsız apartman kurallarıyla bu tür baskılarını sadece onlara değil, apartmanda yaşayan hemen hemen herkese uyguladığını söylediler.
Polisler her kattan benzer ifadeler dinledikten sonra notlarını toparladı ve küçük bir tutanak hazırlayıp imzaları aldı. Kimse Hacerkadın’dan şikâyetçi olmamıştı. Üçüncü kattan Hediye Hanım da kocasının ricasıyla zar zor ikna olup şikâyetinden vazgeçtikten sonra, Hacerkadın’a asılsız ihbar sebebiyle idari para cezası kesilip sözlü uyarıda bulunulduktan sonra olay kapandı.
Aradan birkaç gün geçmişti. Polislerin gidişiyle apartmanda kısa süreli bir sessizlik hâkim olmuştu. Ama bu, fırtına öncesi sessizlikti. Hacerkadın bu sefer geri dönüşü olmayan bir adım atmıştı. İlan panosundaki kuralları, kırmızı kalem ve büyük harflerle yazılmış,
DİKKAT! KENTSEL DÖNÜŞÜM NEDENİYLE BİNA TAHLİYE EDİLECEKTİR.
TAPU SAHİBİ: HACER KORKMAN
YETKİLİ FİRMA: DÜZMECE İNŞAAT
TAHLİYE SÜRESİ: 15 GÜN
yazısıyla değiştirmişti.
Muhtar Basri öncülüğünde mahalleye gelen Düzmece İnşaat, bir gün mahallenin ortasına bir tanıtım standı kurmuştu. Mahalledeki büyük arazilerin üzerinde bulunduğu yapıları gözüne kestiren şirket, ‘’Kentin Madrid’i’’ sloganıyla,
-Mahallemiz dönüşüyor. Bu evlerin hepsi çürük, bakın deprem geliyor! Ama biz ne yapıyoruz? Yerine ferah, ultra lüks, akıllı daireler yapıyoruz. Tapusunu veren herkese bire üç daire. Evet, yanlış duymadınız, bire üç!
Sözleriyle projesini tanıtmış, eski evlerinden sıkılmış mahalleliyi göz boyayan teklifleriyle kendilerine çekmeye çalışmışlardı. Çevre apartmanlardan bazıları temkinli yaklaştı. “İnşaat başlar ama biter mi?” diye sorular soruyor, müteahhitlerden önceki yaptıkları işler hakkında bilgiler istiyor ama belgeler eksik, sorular cevapsız kalıyordu. Kendisine bir apartman karşılığında beş daire, iki dükkân düşeceği söylenen Hacerkadın ise hemen, hiç düşünmeden imzayı atmış, tapusunu teslim etmişti. Birinci kattaki asgari ücretli fabrika işçisi, mahallenin az ilerisinde yapımı yeni bitmiş binada elektrik, su ve kira karşılığı kapıcılık işi bulmuş, oraya taşınmıştı. Yeni evli genç çift geçici olarak ailesinin evine geçmiş, öğretmen çift ise okul yakınlarında bir lojmana yerleşmişti. Albay Refik de bekâr hayatı yaşadığı evinden çok yükü olmayan eşyalarını toparlayıp arkadaşının deposuna koyduktan sonra kısa süreliğine bir pansiyona yerleşmişti. Apartmandan ayrılan herkes Hacerkadın’a binbir laf, serzeniş ve bedduayla veda etti. Albay Refik son parçaları da pikaba yükledikten sonra tam araca binmek üzereydi ki, bakkaldan gelen Hacerkadın’ı gördü. Şoföre eliyle “Bir dakika dur.” işareti yaparak Hacerkadın’ın geldiği tarafa yöneldi. Gözlerini Albay’ın gözlerinden kaçıran Hacerkadın, bir ayaklarına bir havaya bakarak yürüyordu. Tam apartmanın kapısına yaklaştığında, Albay Refik, elleri arkada bağlı, başı dik bir şekilde, sert bir ses tonuyla:
-Hacerkadın! diye bağırdı.
Hacerkadın, Albay’a doğru dönmek zorunda kaldı. Sonunda göz teması kurabilen Albay Refik:
-Korku eken, nefret biçer; kendi kurallarında boğulan bir diktatör gibi, güç hevesin seni yalnız bıraktı. Biz yine güzel evlerde oturur, güzel insanlarla karşılaşırız ama sen bizim gibi güzel kiracıları bir daha asla bir arada göremezsin. Umarım kinin başına yetmez, mal sahibi. Hadi, esenlikle kal.
diye son sözlerini söyledi. Hacerkadın başını önüne eğip hiçbir şey söylemeden apartmandan içeri girdi. Albay Refik gözlerini yana devirdi ve alaycı bir gülümsemeyle pikaba binerek hiçbir söz söylemeden, şoföre devam et işareti yaptı. Hacerkadın da iki gün sonra oğluna geçmiş, orada kalmaya başlamıştı. Bir zaman sonra da tapuları alan sahtekâr müteahhitler, aldıkları yerleri yıkmış, kayıplara karışmışlardı. Artık annesinin saçmalıklarına dayanamayan ve sağlığından şüphelenen genç oğlan ise Hacerkadın’ı huzurevine yerleştirmişti. Hacerkadın, Albay’ın dediği gibi, narsist kişiliğine yenik düşmüş, kendi kininde boğulmaya mahkûm kalmıştı.
-Bu öyküde yer alan olay ve kişiler gerçek hayattan alıntıdır!-
kalumanist
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist