-
Küçük şehrin ara mahallelerinden Karamanlı, sokakları geniş, yolları çocuklara oyun alanıydı. Gün boyunca top sesleri sokaklarda yankılanır, mahalleler arası maçlar yapılırdı. Tebeşirle seksek çizilir, ip atlanır; akşam serinliğinde bisiklete binilir, saklambaç oynanırdı. Mahalle yaşamı kendi ritmiyle akar, hiç durmazdı. Herkes birbirini tanır, yerin birden çok kulağı vardır. Dedikodular hızla yayılır, bir gülüş, bir hüzün, bir bağırış bir çağırış tüm mahalleyi hızla dolaşırdı. Mahallenin kalbinde, herkesin ortak uğrak yeri bir bakkal, bir fırın ve 1989’dan beri mahallede her çocuğa eğitim vermiş bir de ilkokul vardı. Mahallenin tam ortasından ise huysuz mu huysuz kocakarının sahibi olduğu Sümbülteber adında bir aile apartmanı yükseliyordu. İşte o apartmanın az aşağısında, üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan, iki katlı, bahçeli, müstakil bir ev yer alıyordu. Evin alt katında ev sahibi otururken üst katta eşi Döndü ve üç çocukları ile kiracı Durdu yaşıyordu. Sarımsı bej rengi duvarlar, yılların dokunuşuyla sıvası dökülmüş ve kararmış görünüyordu. Ahşap çerçevelere yerleştirilmiş ince camlı pencereler, duvarlara göre tertemizdi. İçeriye çiçekli perdeler asılmış, köşelere saksılar dizilmişti. Bahçesi genişti; toprak ve taş karışımı zeminiyle çoğunlukla çocukların oyun oynadığı, sabahları kahvaltıların yapıldığı, beş çaylarının içildiği, halı yıkanan, kurban kesilen, bazen duvara dayalı eşyaların depolandığı alan, yaz akşamları serinliğini sunduğu bir yerdi. Kenarda uzun zamandır bakım yapılmamış bir ağaç, dallarını rastgele uzatıyor, yaprakları rüzgârda hışırdıyor; evin kapısına uzanan taş yol, mahalle ile evin arasında bir bağ kuruyordu. Temmuz’un başı, hafta içi bir gün Durdu’nun kız kardeşi Gülriz Hala ve eşi Muammer Enişte üç çocuğuyla birlikte Fransa’dan memlekete tatile gelmiş, burada kalacaklardı. O gün evin ablası Emine ve eşi Akif de halalarını ziyarete gelmiş, geceyi orada geçirmişlerdi. Gecenin en derin saatlerinde, evin parmağınla itsen açılacak bozuk kapsından içeri sessizce bir gölge süzüldü. Dışarıdan vuran ayın ve sokak lambalarının loş aydınlığında evi parmak ucunda gezerek işine yarayacak şeyler aradı. Damadın, salondaki masanın üzerine bıraktığı telefonu görünce sessizce masanın üzerinden aldı. Başka bir şey var mı alacak diye etrafa bakınırken odanın ortasında yere serilmiş yataktan birisi uyanır korkusuyla etrafı fazla inceleyemedi. Tam çıkmak üzereyken, girişteki askılıkta asılı duran kadın çantası gözüne ilişti. Çantayı karıştırınca küçük bir bez torba dolusu altın buldu. Onu da cebine atıp gecenin karanlığına karışarak kayboldu. Sabah olduğunda evin hanımı Döndü ve kızı Emine kapının zorlandığını, Akif’in de telefonunun kaybolduğunu konuşurken, herkes yavaş yavaş uyandı. Evdeki hararetli ortamın ne olduğunu anlamaya çalışan ev halkı salonda toplandı. Durdu kamyoncu olduğu için yük taşımaya şehir dışına gitmiş, evde yoktu. Ev halkı, “Polisi arayalım,” falan derken evin ortanca çocuğu Veysel dışarı çıkıp etrafa bir göz attığında, merdivenin önünden aşağıya kadar dökülmüş tek tük susam tanelerini gördü. Eve girip ev halkına;
-Fırına giden oldu mu? diye sordu.
Evdekiler “Hayır,” cevabını verdi. Ev halkı polise haber verirken Veysel, mutfaktan bir şeyler atıştırıp kimseye bir şey söylemeden dışarı çıktı. Dökülen susam tanelerinin hırsızdan düştüğünü düşündüğü için, hırsızın bir simitçi olabileceği ihtimaliyle mahallenin fırınına gidip yeni bir kişiyle çalışıp çalışmadıklarını sordu.
Fırıncı Rasim abi;
-Veysel, ne oldu oğlum? Hayırdır? diye sorunca, Veysel evlerine hırsız girdiğini söyledi.
Rasim usta şaşırıp,
-Allah Allah! Bizim mahallede? Diye tepki verdi. Daha sonra geçmiş olsun diledi.
Veysel;
-Eyvallah, diyip devam etti. Evin önünde susam tanelerine rastladığını, kendilerinden kimsenin sabah simit veya ekmek almaya gitmediğini, dökülen susam tanelerinin hırsızdan düşebileceği düşüncesine kapıldığını söyledi. Rasim usta önce güldü,
-Kusura bakma Veysel oğlum da Allah iyiliğini versin, olur mu lan öyle şey? Sizdendir o, dedi. Veysel;
-Niye olmasın Rasim abi? deyince, Rasim usta;
-Oğlum bizim çalışanları, Tahir abinleri, bizim küçükleri o çırakları sen de biliyorsun. Bizde olmaz öyle şey. Yeni biriyle de çalışmadık yakın zamanda, dedi. Veysel;
-Doğru, dedi. Eyvallah çekip ayrılarak çevre mahallelerdeki fırınları dolaşmaya başladı. Sorduğu her fırın duruma üzülmüş ama öyle birini tanımadıklarını söylemişlerdi. En son gittiği fırının ustası biraz ikilemde konuşsa da öyle bir şey yapacak ve daha önce yapmış birini tanıdığını söyledi. Son bir hafta içerisinde kendisinin yanına satmak için simit alan bir çocuğun geldiğini, sarı saçlı, sıska, on dört on beş yaşlarında isminin Yavuz olduğunu söyledi. Veysel’in tahminleri doğru çıktı, hırsız bir simitçiydi. Veysel;
-Nerelerde takılır bu çocuk abi? Var mı adresi falan? diye sorduğunda fırıncı;
-Nerelerde takılır, nerede oturur bilmiyorum. Çevreden bazı şeyler duydum ama bir şey de söylemedim. Ben işime bakarım dedim. Şimdi Allah var, benim de paramı eksik verdiği zamanlar oldu, dedi. Veysel teşekkür edip ayrıldı fırından. Sokağın başında düşünmeye başladı. “O yaştaki çocuklar öğle saatlerinde nerede takılır?” diye geçirdi aklından. Atari salonları geldi aklına. Bir, iki atari salonu gezip Yavuz’u sorduktan sonra yine bulamadı. Üçüncü salona girdiğinde, tam salon sahibine soracakken, baştaki oyun makinesinde sarı saçlı, sıska, on dört on beş yaşlarında, fırıncının tarifine uygun bir çocuk gördü. Salon sahibi daha “Hoş geldin kardeşim,” diyemeden Veysel çocuğun koluna yapıştı. Çocuk ne olduğunu anlamadan arkasına döndü, bir an içini korku kapladı. Veysel çocuğa bağırmaya başladı. Çocuğun gözleri doldu. Mekân sahibi, Veysel’in yanına gelip çocuğu elinden aldı;
-Hayırdır, ne oluyor kardeşim? Sen kimsin? diye sorunca, Veysel durumu anlattı. Çocuk, adının Emir olduğunu söyledi. Salon sahibi de bu çocuğu tanıdığını, onun öyle biri olmadığını belirterek savundu. Veysel mekândan çıktı. Atari salonundaki çocuk hâlen aklını karıştırıyordu. Duraksadı, tekrar içeriyi süzdü, biraz düşündü ama çocuğun gerçekten masum olabileceğine emin olunca başka yerleri aklına getirmeye başladı. Bu sefer de aklına halka açık yüzme havuzları gelmişti. O yaştaki çocuklar atariden sonra genelde Pınarbaşı’nda göl biçimindeki küçük yüzme havuzlarında takılırlardı. Veysel, bulunduğu yerden bayağı bir mesafe yürüdükten sonra hedefine ulaştı. Etrafı kolaçan ederken, havuzun birinin başında saçları sarı, sıska bir çocukla yanında yine o yaşlarda gürbüz bir oğlan gördü. Saçları sudan hafif koyulaşmış çocuğu “Yavuz mu acaba?” diye dikkatlice izlerken, gürbüz oğlanın karşısındakine;
-Yavuuuz, bak şimdi balıklama dalacağım lan, dediğini duyunca koştu havuzun başına. Veysel, Yavuz’un kolundan tutup çekiştirerek;
-Sen misin lan bizim eve giren? diye bağırdı. Gürbüz oğlan havuzdan çıkıp korku ve panikle tişörtünü aldıktan sonra olduğu yerden hızla uzaklaştı. Havuz sahibi koşup havuzun başına geldi;
-Hayırdır, ne oluyor? Ne yapıyorsun sen o çocuğa? diye sorunca, Veysel;
-Hırsız bu abi, gece bizim eve girmiş. Karakola götüreceğim, dedi. Havuz sahibi başıyla onaylayarak geri çekildi. Çocuk yerden tişörtünü aldı, üzerine giydi. Veysel çocuğu sorguya çekti. Çocuk ağlayarak, çaldığı telefonu evin yakınında bir yere sakladığını, yerini gösterebileceğini söyledi. Veysel ve Yavuz, en yakın duraktan dolmuşa bindiler. Veysel, çocuğun kolundan tutmuş, bir saniye olsun bırakmıyordu. Dolmuşun içinde orta yaşlarda bir adam, Veysel’in çocuğu sıkıştırdığını görünce Veysel’e çıkıştı;
-Sen neden o çocuğu sıkıştırıyorsun? O çocuğa bir şey yaparsan eğer bak polise veririm seni! Dedi. Veysel adama;
-Bu çocuk dün gece bizim eve girip hırsızlık yaptı. Ben de şimdi onu polise götürüyorum. Suça ortak olmak istiyorsan savunmaya devam et, dedi. Adam geri çekildi;
-Aman kardeşim, tamam tamam, beni karıştırma, diyerek sessizliğini korudu. Evin yakınlarına geldiklerinde dolmuştan indiler. Yavuz, evin bir sokak arkasındaki parkın köşesinde, duvarın önünde duran briketlerin içine sakladığı telefonu çıkarıp Veysel’e verdi. Veysel başta olmak üzere evdeki kimse altın kesesinin çalındığını bilmiyordu. Veysel, başka bir şey çalıp çalmadığını denemek için Yavuz’a doğru;
-Altınlar nerede lan!? diye yükseldi. Yavuz, onları evin bulunduğu sokağın başındaki apartmanın çalılıklarının içine sakladığını söyledi. Veysel’in gözleri fal taşı gibi açıldı, şaşkınlık içinde kaldı. Yavuz’u hırpalayarak sokağın başına getirdi. Yavuz, çalılıkların içinden içi altın dolu küçük bez torbayı çıkarıp Veysel’e uzattı. Veysel, Yavuz’u eve götürdü. Halasıgil yoktu; evde sadece Döndü, Emine ve Akif vardı. Veysel, evdekilere hırsızı yakaladığını söyledi, Yavuz’u getirdi. Telefonu eniştesine, altınları da annesine verdi. Evin damadı Akif, gözlerini Yavuz’a dikip sertçe bir tokat attı. Yavuz yere düştü. Veysel, kolundan tutup yerden kaldırdıktan sonra eniştesinden uzaklaştırdı. Yavuz yalvar yakar özür dilerken Veysel;
-Ben onu yeterince hırpaladım enişte, şimdi karakola götüreceğim zaten, diyerek Yavuz’u da alıp evden çıktı. En yakın karakola gittiklerinde polisler Yavuz’u görünce;
-Lan fırlama, düşmüşsün yine karakola, diye gülüştüler. Veysel şaşkınlıkla;
-Tanıyor musunuz bunu abi? diye sordu. Polisler, Yavuz’u tüm emniyet güçlerinin tanıdığını, lakabının “Fırlama” olduğunu söylediler.
-Gene ne yaptı? diye sorduklarında ise Veysel durumu anlattı. Polisler, Veysel’in bir susam tanesinden Yavuz’a nasıl ulaştığını dinleyince şaşkınlıkla;
-Hafiye misin oğlum sen, bu nasıl bir zeka bu nasıl bir dirayet! diye karşılık verip kendi aralarında gülüştüler. Veysel’i tebrik ettiler.
-Fakat buna biz bakamayız, sen bunu çocuk şubeye götür, dediler. Veysel teşekkür edip, Yavuz’u yakaladığından beri asla bırakmadığı kolundan çekiştirerek, bayağı uzak bir mesafedeki çocuk şubeye götürdü. Veysel’in halası ve eniştesi karakola çağırıldı, ifadeler alındı. Muammer enişte duruma farklı gözle baksa da Gülriz hala küçücük çocuğun cezalandırılmasını istemediği için kendisi bizzat sözlü uyarıda bulunup Yavuz’dan şikâyetçi olmaktan vazgeçmişti. Polisler de Yavuz’u kulağını çekip uyarıda bulunduktan sonra serbest bıraktılar.
Olaydan bir buçuk yıl kadar sonra Veysel askere gitmişti. O sıralar Akif de işlerini halletmek üzere çarşıda dolaşırken, devlet dairesine girmiş, kimlik kontrolünde adına bir yakalama kararı çıkarıldığını öğrenmişti. Apar topar mahkemeye sevk edildi. Savcılıkta olayın diğer sanığı Veysel’in nerede olduğu soruldu. Ne olduğunu anlamayan Akif, ifadesi alındığında bir buçuk yıl önce evlerine girip hırsızlık yapan simitçinin, kendisini dövdükleri gerekçesiyle darp raporu alarak Veysel ve kendisinden şikayetçi olduğunu öğrenmişti...
-
-Bu öyküde geçenler gerçek hayattan alıntıdır!-
kalumanist
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist