-
Kentin kıyısında, yıllanmış bir liman vardı; o limanın içinde de ne yeni ne de çok eski sayılabilecek bir balıkçı barınağı. Biz o limana daha çocuk yaşta, fırtınaya bile sevdayla baktığımız günlerde demir atmıştık. Orada büyüdük. Eğildik, büküldük, tuzlu rüzgârlarda sertleştik. Tan atımının keskin soğuğunda iskelede nöbetler tuttuk. Günlerimizi evimizden çok orada geçirir olmuştuk. Zamanla anladık ki artık evimiz orası olmuştu.
Başlarda tekneleri temizler, ağları toplar, özenle yerlerine yerleştirirdik. Kimi gün misafirlere çay servisi yapar, kimi gün bulaşık yıkar, yerleri süpürür; kimi gün de kulübenin tamirat ve tadilatıyla uğraşırdık. Zamanla balıkçıların yanında denize açıldık, denizin baskın dalgalarında piştik. Emeğin kıymetini, işin adabını, usulünü orada öğrendik. Derken bir sabah, biz de kendi teknelerimizle balığa çıkar olduk.
Bir gün soğuk bir gecenin sessiz karanlığında sert rüzgârlar ve hırçın dalgalar alışılagelmedik bir fırtına koparmıştı. İskelenin tahtaları fırtınanın sarsıntısıyla inliyor, zincirler birbirlerinden kopmamak için direniyor, tekneler halatlarından kurtulacakmış gibi sağa sola vuruyordu. O gece deniz yalnız kabarmıyor, sanki derinlerde içinden bir şey yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Çevresinde ne varsa önüne katan rüzgâr, kulübenin camına savurduğu tahta parçalarıyla camı çatlatmış, kapıyı kilit ve menteşelerinden zorlamıştı. Çatının bir köşesi yerinden kalkmış, kiremitler iskeleye kadar sürüklenmişti. Duvarlar sarsılmış ama yıkılmamıştı. Kulübe aldığı yaraya rağmen güçlükle ayakta kalmıştı.
Fırtınanın ardından balıkçı barınağında liman ağaları yeni bir meyhane açma kararı aldı. Barınağa yeni balıkçılar da demir atmıştı. Meyhane yetkilisi ve işi henüz tam bilmeyen o taze balıkçılarla birlikte omuz omuza verip kulübeyi ve çevresini onardık. Tahtaları yerine çaktık, kırılan camların yerine yenilerini taktık; savrulan kiremitleri topladık, iskelenin gevşeyen tahtalarını değiştirip demirlerin pasını söktük. Hem kulübe toparlandı hem biz yeniden ayağa kalktık. O günlerde liman değişmeye başlamıştı. Önceden çok az kişiyle ayakta tutulan bu yer artık hesabı kitabı tutulan bir işletmeye dönüşüyordu.
Biz o sırada acemi denizcilerle zamanla aile olmuştuk; onlar da denizin diline alışmıştı. Birlikte aynı rüzgârı göğüslüyor, aynı ağları çekiyorduk. Bunu bir işten ziyade bize iyi gelen, yaralarımıza merhem olan tatlı bir uğraş olarak görüyor; yeni iskeleden yeni dalgalara yelken açmaya devam ediyorduk. Denizin o huzur veren dalga sesleri, tuttuğumuz balığın hak edilmiş sevinci, emeğin yüzümüze vuran sıcaklığı ve geceleri suya düşen o dingin yakamozun içimize işleyen huzuru hayatın bu yorucu ve monoton maratonuna ilaç gibi geliyordu. Aramızdakilerin çoğunun balıkçılığın dışında başka işleri de vardı. Bazılarımız ise iskeleden pek bir yere ayrılmazdı. Ama herkesin yolu, ne yaparsa yapsın, akşam olunca yine aynı tahtalara çıkıyor aynı masada kadehlerimizi tokuşturuyorduk.
Balık tutuyorduk ama dönüşte de sadece ağ toplamıyorduk; kırılanı onarıyor, bozulanı tamir ediyor, kulübeyi hep birlikte ayakta tutuyorduk. Liman büyüdükçe bizim işlerimiz de büyüyordu. Bir gün liman ağaları bunun karşılığı olarak, “Siz bu iskeleyi baştan yarattınız ya, teriniz kurumadan hakkınızı da vereceğiz.” diyerek cömert bir söz attılar ortaya.
Biz o zamana kadar kimseden bir şey istememiştik; denizden kazanır, denize şükrederdik. Ama artık yalnız balıkçılık değildi yaptığımız; limanın yükünü de sırtlanır olmuştuk. Meyhanenin ayakta kalması için gereken ne varsa elimizi taşın altına koyuyorduk.
Bir gün sezon kapanmadan hemen önce son kez hep birlikte -üç, dört tekne- denize açıldık. Sabahın ferah serinliği içinde güneşin ihtiyacımız kadar ısıtan sıcaklığı güvertemize vurmuştu. Motorların homurtusu kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşırken içimizde sanki ilk günün heyecanı vardı. Sanki deniz de bunun son sefer olduğunu biliyor, dalgalarını daha yumuşak gönderiyordu.
Ağlarımızı bıraktık, herkes gözünü ufka dikmişti. Bir süre sonra ağlar ağırlaştı, ipler gerildi. O gün en güzel balıkları çektik tekneye; parlak pulları gün ışığında yanıp sönerken içimizde sevinç ve gurur, yüzümüzde yaklaşan ayrılığın sessizliği vardı.
Dönüş yolunda biriktirdiğimiz anılardan söz ettik; ilk fırtınayı, yırtılan ağları ve sohbeti en koyu gecede sabahladığımız masaları... Rüzgâr dinmiş, deniz durulmuştu. Sanki o da vedamıza eşlik ediyordu. Limana vardığımızda tekneler bağlandı, ağlar toplanıp özenle yerlerine kondu.
O an yalnız bir gün değil, aramızda acı-tatlı, güzel hatıralar biriktirdiğimiz bir dönem sona eriyordu. Seferler bitmiş, Meyhane de kapanmıştı. Her şey yeniden olup bitmesi meçhul bir zamana bırakmıştı kendini...
Her konuda birbirimize karşı dürüst olup veda sözlerimizi ettikten sonra ağır adımlarla iskeleyi terk ettik. Liman ağaları verdikleri sözü bir kez daha yinelemişlerdi. Haftalar geçti üstünden. Terimiz çoktan kurumuş, yelkenler yıpranmış; güverteler yosun tutmuş, demirler paslanmıştı.
Yalnızca iskelede dalgalı denizlere umut bağlayan biri olarak, rüzgârda verilen sözün yelle gitmemesi için liman ağalarının kapısını çaldım. Açılmadı. Diğer emekçi arkadaşlarımız sözü çoktan kendi rüzgârlarıyla savurmuşlardı zaten, terk-i diyar ederken. Onlar doğrudan konuşmayı unutmuşlardı.
Bir hak meselesidir yürür gider. Oysa biz rızkımızı yine denizden kazanır, denize şükrederdik. Kimseye el açmazdık. Ama ortaya atılan o ağır ve umut yaratıcı sözler işin içine girince, verdiğimiz emeğin karşılığı da verilen vaadin tutulması da artık bizim hakkımız olmuştu.
Benimle aynı dertten muzdarip iki emekçi arkadaşımı da yanıma aldım. Sonunda üç kişi çıktık. Tekrar liman ağalarının kapısını çalarak, “Emeklerimizin karşılığını kasalarınızda koleksiyon mu yapacaksınız?” diyerek suskunluğa karşı çıktık. Üstünde durunca sesimiz yankılanmıştı. Aylar sonra hakkımız olanı elimize bir lütufmuş gibi tutuşturdular.
Sezonun başlamasıyla liman yeniden hareketlenmiş, eski tayfa tekrar bir araya gelmişti. Biz de gittik; belki bir merhaba der, yine eskisi gibi sandallarımızı yan yana bağlar, görüşemediğimiz o günlerin hatırına kadehler tokuşturup özlem giderir, eski günleri yâd eder ve belki tekrardan o güzel hatıraları yaşatırız umuduyla. Ama iskelenin kapısına kilit vurulmuştu bizim için. “Ağalar sizin bu limana demir atmanızı istemiyor,” dediler. Sebebini sorduk. “Ağaların uykusundan etmişsiniz,’’ diye karşılık verdiler.
İskeleyi bizden önce terk edip liman ağaları ve işletme sahiplerinin ardından demediğini bırakmayanlar, şimdi en ön safta “ağa” dediklerinin önünde diz kırmış, teknelerin güvertelerini parlatıyorlardı. Bizim sesimizle savunulan haklarının ise işletmenin getir götürünü yapan eski gemicinin ettiği kavga sonucu halledildiğini söylediler. Çelişkili bir durum... Kavga eden baş tacı, hak arayan kapı dışı edilmişti!
Ama liman ağalarından özür dileyip pişman olduğumuz söylendiği takdirde tekrar kapıların açılabileceğini vurguladılar. İşte orada da onurumuzla biz bir adım geri çekilip; alnımız ak, başımız dik bir tavırla köprüden aşağı olta sallar, bir daha da bu limanın kıyısından geçmeyiz diyerek iskeleden tamamen ağlarımızı kopardık.
Sadece ben değil; beni o iskeleye alıştıran, işi öğreten, rüzgârdan sakınıp fırtınadan koruyan, en başta bana bir sandal verip “Açıl, açılabildiğin kadar,” diyen iskelenin usta denizcisi ağabeyim ve liman işletmesine emeğini esirgemeyen birçok balıkçı arkadaşım da ‘’Siz bir günahtır içmiş bitirmişsiniz bu meyhanede hakkınızı’’ denip iskelenin gölgesinden silinmiştik pek çelişkili sözlerle.
Eski dostlarımıza baktık; çoğu başını öne bile eğmedi. Yıllar boyu aynı halatı çekip aynı suya açıldığımız; aynı rüzgârı göğüsleyip aynı fırtınada savaş verdiğimiz, her gece aynı masada aynı dertlere kadeh tokuşturduğumuz adamlar şimdi rüzgârın yönü değişince bizi tanımadılar.
Çocukluğumdan beri evim dediğim, her işine koşup kendimi feda ettiğim iskele şimdi çatısını üstümüzden çekmiş, bizi bir yabancı gibi ötekileştirmişti.
Biz mi? Biz bir hakkın peşinden gidip içilen tüm günahı üstlendiğimizle kalmıştık. Artık bir limanımız yok belki ama önümüzde kocaman bir okyanus vardı. Ya kendimize bir liman bulana kadar ya da kendi limanımızı kurana kadar açılabildiğimiz kadar açılmak farz oldu.
Öğrendik ki; bir zinciri kırmanın bedeli bazen o limandan kovulmaktır. Ama ömür boyu korumaya söz verdiğimiz onur, şeref ve özgürlüğümüz o bedele her zaman değerdir.
Çok sevgili Aziz Nesin'in ''Seyyahatnâmesi''nden;
... Biz ki yazarız, ... baskıdan, sıkıdan, kimseyi yeremezsek bozuk kaldırım taşlarını, yol çukurlarını, çirkefleri, çöplükleri yazarız.
kalumanist
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist