-
Bir hayalle gidersin umutların sırtında, gelene hoş geldin demez gidene eyvallah. Umudumuzu sırtlamadan iki hafta önce...
Yine aynı güne uyanacağımı bildiğim aynısı bir sabahın teki. Teknolojinin zehirlediği biri olarak elimden düşmeyen telefonu elime yapışık halde bulup yastığın altından çıkarttım. Al işte! başımın çenesiz biri tarafından didilmiş derecede ağrısından belli. Böyle uyunur mu be oğlum? Akşam şişe şişe tekleyip dünyayı yıkacakken, çakırdan on beş dakika sonra sızan derdini sevdiklerim gibi. Neyse ağrıma ağrı katmak üzere telefonu açtım ve kumardan bela o medyaya girdim. Hayatıma bir bok katmayacak insanların hayatıma yine aynı boku katmayacak hikayelerine ortak olmak üzere baş parmağıma startı verdim ve koşu başladı;
''Birinci ayak, bir numarada Selver günün anlam ve önemine binaen sözlerle başlıyor. İki numarada son kuşaktan İpek, dün geceden kalma şaşalı doğum günü paylaşımıyla kendini gösteriyor, kimseye faydası olmayıp şarkılarla yaşayan balondan şişme mini kabadayı ise üçüncülükte yer alıyor. Fakat o da ne, bir dakika o da ne? bu gözler buna inanmaz sayın yamyamcılar, Beşiktaş Kültür Merkezi resmi sayfası ‘’Beşiktaş Kültür Merkezi Oyuncu Seçmeleri’’ paylaşımı ile birinciliği de gönülleri de ele alıyor efendim, inanılmaz bir yarış inanılmaz bir sonuç.''
Evet, böyle gelişti işte. Yataktan fırlamamla sevinç höykürmesini basmam bir oldu.
-Dur lan! daha seçildin mi ki seviniyosun? diyeceksiniz. Ne sandın ya...
Evet, evet skeçlerimi ve geçmişimden temiz özgeçmişimi yollayıp ilk turu başarıyla tamamladım.
Yanımda sahneden, tiyatro ekibimizden, hafiften ağır abi yol arkadaşımla birlikte ilk turu başarıyla geçip ikinci tura seçildik. İkinci tur da efenim İstanbul’da! Evet o böyük şeer İstanbul. Bağlayın kemerleri, Köyden İndim Şehire iki geliyor! Aldık biletleri heyecan dorukta, topuklarımız kıça vura vura koştuk otogara. Vardık efendim duygu hanı o mekana. Kimisi yavrusunu, kimisi yârini, kimisi kendini yolluyor uzaklara. Sanmayın sadece istasyondan ibaret, otogar bazen bir hayatın dönüm noktası, bazen pişmanlıklar ve bazen bir mecburiyetin uğradığı ilk, bazen son duraktır. İşte o vakit. Geçti, geldi iki hafta, bizimkisi de umuttan ya... bağladık umudumuzu sırtımıza direksiyon kaptanda. İkimizin de heyecanı birbirinden fazla, mutluluk arşa çıkmış, ikimiz de duruma şaşkın on altı saatlik bir sorgulamaya doğru giriyoruz. Otobüste kendimden habersiz daldığım her uykudan uyanışta rüya değil inşallah kontrolleri, ölsen çekilmeyecek o on altı saat otobüs kahrı her şeyine katlanabildiğin aşk gibi coşkulu gelirmiş insana. Çok gittik, yok gittik on altı saat yol gittik geldik efendim en sonunda Esenler’e
Biraz olgunlaştıktan sonra yuvadan atılan kuş misali koca şehirde iki kuş nasıl kanat çırpacağız derken önce aç karnımızı doyuralım deyip oturduk otogarın girişinde bir simitçiye. İstanbul’dur yutmasın baştan diyerek bir simit, bir çay, iki pipet söyledik büfeci ağbiye.
-Beraber misiniz?
Dedi.
-Evet
Dedik, ters ters baktı.
-Ha bir dakika, yok artık! Öyle bir şey değil.
Diyerek açıklamamızı yaptık;
-Yok be kardeş o kadar da değil abartmışlar size Istanbul’u dedi.
On dakika sonra iki çay iki simite yüz liramızı bırakıp çıktık simitçiden. Neyse canım o kadardan da bir şey olmaz deyip kendimizi avutarak otogar çıkışı bir banka oturup canım annelerimizin evvelsi günden çantalarımıza yolluk niyetine koyduğu kekleri ve börekleri yedik. Allah’tan önceden gelmemiş aklımıza yoksa o yüz lirayı nasıl hiç ederdik... Doyurduk mu efendim karnımızı, aval aval etrafa bakınırken hemen ötede oyuna başla butonu edasıyla göze çarpan ‘’gir artık şehre’’ alt mesajlı metro tabelasıyla karşılaştık.
Heyecanla;
-Haa! bak buradanmış.
Diyerek, öncelikle metro kartımızı çıkartıp artık resmiyette İstanbul’a girişimizi yapmak üzere içeri doğru geçtik. Tam kapıdan girerken yanımıza yanaşan amigo tipli herifin, mimiklerini şekilden şekile sokarak;
-Çantalarınızı taşıyım mı ağbi?
Sorusuna, içten ve uyanık bir şekilde;
-S*ktir lan kolpacı, daha girmeden bizi çarpacaksın değil mi?
Dıştan sadece;
-Eyvallah abi.
Yanıtımla karşılık verip artık gerçekten içeri geçtik. Tam girişte, kart çıkartma makinesinin önünde bizle aynı otobüste, aynı hizada yolculuk yapan has Maraşlı amcamızın, elinde bir kiloluk pul biberiyle;
-Lan nerden çıkartacaz biz bu İstanbul gartı? Şeklindeki sinirli tepkisiyle karşılaştık. Gerçekten nereden çıkartacağız biz bu kartı? Amca bağırmasa ben bağıracaktım ki gerek kalmadı, amcanın vücuduyla eş büyüklükte, önünde sakladığı makinaymış zaten. Neyse, kartı çıkartıp metroya doğru geçtik. Herkeste bir telaş, herkeste bir acele. Etrafa bakıp gülerek;
-Ne bu acele oğlum ya, hayır yani o koltukları kapsan ne kapmasan ne?
Dedikten yarım saat sonra Marmaray’dan Kadıköy metrosuna koşarken bulduk kendimizi. Ulan mesele koltuk değilmiş meğerse, biz hâlâ Maraş’tayız sanıyoruz kendimizi.
Çantalar sırtımızda sallana sallana;
-Demek ki bu kadar milletin içinde tek akıllı bizmişiz.
Diyerek koştuk Ayrılık Çeşmesi hattına. İstanbul’a kapağı atmış arkadaşımızın bizi karşılamasını beklerken biraz etrafı gezelim dedik ve başladık yürümeye. Yürüye, yürüye Moda’nın banklarında gazozlarımızı içip denizi seyrederken bulduk kendimizi.
Yanıma yaklaşan hayvan dilencisi martılara;
-Ne istiyosun?
Kafasını salladıktan sonra elimde duran hardallı mısır patlağından bir parça koparıp önüne attım. Ağacın tepesinde pusuya yatmış karga martıdan önce yaptığı hızlı hamleyle patlağı gagasına alıp tekrardan üssüne çıktı. Martı kargaya, kargalar martılara kuruldu ve bu artık an itibari ile çete meselesine dönmüş bulundu. Kargalar elimdeki mısıra, martılar pusuya yatmış kargalara, güneş denize, Leyla Mecnun’a, Kerem Aslı’ya ben gözlüğümün kirlenmiş camına bakarken üstüme atlamaya hazırlanan martıdan irkilip mısırı fırlattım ve bir metre ötede, sahilin dibinde intihara kalkışan başka bir martının kanadına çarptı.
Ağır ağır soluna dönüp gözlerime bakan martıdan selam edasıyla elimi kaldırıp özür diledim ve gözlerine baktığım anda tüm derdini anladım. Kafamı sola atarak;
-Çekil oradan.
Dedim.
-Eyvallah abi
Dedi ve son mısır patlağını ağzına alıp yürüyerek oradan uzaklaştı. Evet yürüyerek, zaten sahilin dibinde, arka fona Güllü koysan bir de bira açtıracak tavrından anlamıştım insansı özelliklerini olduğunu. Kime ne nasip, kime ne kısmet. Hayat işte.
Hafiften ağır abi yol arkadaşımın telefonuna gelen aramayla bizi karşılayacak kapakçı arkadaşımızın;
-Neredesiniz?
Sorusuna kırk yıllık İstanbullu gibi;
-Moda’dayız, gel sen de.
Diye yanıt verdik.
-Orayı nasıl buldunuz AMK iner inmez?
Dedi.
Bu AMK'da cümle arası virgül gibi kullanılıyor ülkemizde. Onu geçtim, harbiden biz burayı nasıl bulduk lan?
Sektörün verdiği özgüvenle;
-O kadar dizi, film izledik canım avucumuzun içi gibi bilcez tabi.
Dedikten sonra bizi çağırdığı Oyun Atölyesi’ni bizden de turist iki ağbi, ablaya sorup,
-Sorry, I do not understand.
Cevabını bile alamadıktan sonra telefondan sesli komut aracılığıyla Hâluk ağbinin mekanına geçtik. Buzlu mojitolar, hasret gidermeceler, hâl hatır sormalar derken seçme saatinin yakınlaştığını fark ettik. Biz ille de günü gününe, saati saatine orada olalım dediğimiz ve otobüse bir gün önceden binip o bir gün de dinlenerek ertesi gün seçmeye girmek aklımıza gelemediği için uykulu ve yol yorgunu yol arkadaşımızı kolumuza takıp seçmeye götürdük.
Fark ettirmeden;
-Allah’tan benimki ertesi gün.
Diye geçirip, şükrettim içimden.
Geçtik efenim karşıya, bindik sırayla Sarıyer/Maslak otobüslerine ve bir saat sonunda vardık artık UNIQ Hall’a.
Üstüne bir de pişkin pişkin;
-Biz bir saatte Maraş’tan Antep’e gidiyoruz zaten.
Deyip yersiz bir kıyaslamayla içeri geçtik. BKM Atölye’yi ararken tam karşımızda kendisi belirdi zaten.
BKM Tabelası bulunan restorana geçip kurulduk.
Garson ağbimizin;
-Ne istersiniz efendim?
Sorusuna karşılık;
-Seçme var mı?
...
-Yani seçme yapılacakmış da.
Masum sorumuza;
-O sanırım aşağıda yapılıyor.
Cevabını aldıktan sonra kurulduğumuz yerden toparlanıp, girişte lavaboya giden arkadaşımızı da bize dahil ederek aşağıya geçtik. Kapının girişine geldiğimizde heyecan arttı, içeri baktık toplasan dokuz, on kişi var.
Büyük bir özgüvenle;
-İyi ya azmış, diğer iki gün de bu kadar kişi gelse biz net alındık.
Diyerek saate baktık, sıranın bize gelmesine daha bir saat var.
Diğer arkadaşımızın;
-İyi bari bir sigara içelim.
Demesiyle arkamızı döndük ki bahçe katında elli tane adam. Bu elli adamın özgüvenimizi yerle bir eden psikolojik gücüyle usul, usul bahçe katına doğru geçtik.
Onlar sigaralarını yakarken hayatında sigara içmemiş ben;
-Lan güzel de kokusu var tadı nasıl acaba?
Diyerek hevesle baktım. Siz tabii heveslenmeyin böyle şeylere, bana çoğu garip şeyin kokusu güzel gelir. Mesela egzoz kokusu, gidip borusuna ağzımı dayadığım bir şey değil. Neyse, bir yandan elli adamın da seçmeye mi geldiği sorusu, bir yandan hafiften ağır abi yol arkadaşımızın yorgunluğuyla, korku tezimizi çürütmeye ilk olarak elli adamın da resmi giyimine dayanarak başlamış olduk. İkinci dayanağımız ise detaylı incelediğimizde içlerinden üç kişinin yaka kartlarına rastladığımız ve başka bir kuruluşun toplantısı olduğu yönünde oldu. Ve evet, artık korkumuz tamamen dindi, hepsi seçmeye gelmemiş. Sigaralar içildi içeri doğru geçtik, koridorun serin bir bölümüne kurulduk ve seçmeye girmeye yarım kala son tekrarlarımızı yaptık. Kafamı döndüm etrafı inceledim, biraz düşündüm, biraz hayâllere daldım, kafamı tekrar bi döndüm;
-Şşş! Kalksana abi sıra sana gelecek şimdi. ALOO!
Hafiften ağır abi yol arkadaşım şokla kalktı, elini göğüs cebindeki sigarasına attı;
-Geliyorum ben.
Diyerek, oksijen almaya doğru ayaklanıyordu ki tuttum kolundan çektim.
-Yahu dur, dur. Çağıracaklar şimdi hâlâ sigaranın peşindesin, bari yarım saatçik bırak şu mereti.
Demeye kalmadan içeriden isminin seslenilmesi bir oldu. Elini göğüs cebinden çekti. Bana baktı... çağırıldığı yere baktı... tekrar bana döndü;
-Sen gir önce.
Duygusal bakışını atıp, ana ocağından ayrılan asker ve yeni gelin gibi usul usul kaderine doğru yürüyerek kapıdan içeri girdi.
Uykulu adamın enerjik çıkışını görünce yanına koşup;
-Kim vardı içeride?
Dedim.
-Görmedim ki...
Cevabını verince;
-Nasıl ya!?
Diye sorduğumda;
-Valla kimseyi görmedim, oynadığımı da hatırlamıyorum ki..
Diye cevap verdi.
Abi uykulu, uykulu sokmayacaktık bu adamı! Neyse artık görev bende, yarını bekleyeceğiz. Çıktık efenim BKM’den. Aynı güzergahlardan, aynı taşımalarla vardık Üsküdar’a. İstanbul’a kapağı atmış arkadaşımıza teşekkür ederek ayırdık yollarımızı ve artık Üsküdar sahile geçip bekledik diğer kapakçı arkadaşımızı. Çok geçmedi, geldi aldı bizi. Üsküdar çarşıdan başladık mekanları dolaşmaya, hayvan dilencisi martı bu sefer de hırsızlığa yeltenmiş ki balıkçılar çarşısında günün en sinirlisi, genelev çalışanı bir kadının evladı olan esnafın tezgahından balık çalmak üzere usul usul yaklaştı. Göz göze geldik, beni tanıdı, göz kırptı.
-Yapma!
Dedim.
-Alışkanlıklar kolay bırakılmıyor ağbi.
Dedi.
-Eyvallah o zaman, yakalanma.
Dedim ve arkamı döndüm ki martı kanatlarını kullanmadan kafamın üzerinden kusursuz bir uçuş gerçekleştirdi.
-Noğoldu ya?
Demeye kalmadan arkadan gelen çirkef sesten anladım ki en caiz tabiri kullandığım esnaf kırk sekiz numara ayağıyla bizim martıya tekmeyi basmış. Martıya gereken savunmayı yapıp yalnız olmadığını tüm esnafa gösterdikten sonra. Şehrin yerlisi arkadaşımızın bizi götürdüğü salaş mekana oturduk. Yemeklerimizi yedik, çayımızı kıraathanede içtik. Üsküdar’ın tasavvufi havasını da yeterince aldıktan sonra metro kapanmadan eve geçmek üzere koşturduk en yakın hatta. Gecenin yarım saatlik son yolculuğundan sonra Çekmeköy’e geçip ikinci kapakçı arkadaşımızın evine geldik. Üstümüz başımız, senenin son yağmuruyla sırılsıklam olmuş, dışarıda bulunmuş sahipsiz kedi gibi koltuklara büzüştük. Benim rahatlık seçmeye girmeme kalan zamana her yaklaşmamızda daha da azalıyordu. Misafir edildiğimiz evin sahibi, memnun edici ağırlama sorumluluğuyla sazını da sözünü de alıp yanımıza geldi. Önce sorular sonra tavsiyelerden gidip özlemler ve es geçtiğim eski günler yâd edildi. Benim bünye saniyede kapanan gözler ve karnıma giren sevinç heyecanıyla birlikte yokuşta soluklayan araba gibi git, gel, açıl, kapan yapıyordu.
Söz bitti, saza girdiler ki ben sızdım. Sabaha alışık olmadığımız şekilde, bizim martı dostların fazla çıkan sesleriyle uyandım. Saate baktım dokuz, hafiften ağır abi yol arkadaşımı dürttüm.
-Geldik mi?
Demedi, normalce kalktı. Erken kalkan yol alır atasözünü uygulamak üzere normalde sitseler kalkmayacağımız saatte alel acele hazırlanıp yola döküldük. Evet, döküldük. Aç, yarı uykulu ve daha önümüzü göremediğimiz bir şekilde fakirin lüksü kahvaltımızı yapmak üzere en yakın simitçiye geçtik. Çayımızı içtik kendimize geldik, hedefimizi önce İstiklal sonra Maslak’a çizdik. Fakat önce Fatih, Eminönü, Gülhane’yi gezdikten sonra fırladık Beşiktaş’tan Sarıyer hattına oradan da tekrardan yuvaya yani Uniq İstanbul’a. Şimdi sıra bende, heyecan zaten tavan nefesler tutuklu, hayaller serbest. Detaya girmeyeceğim, saatimin gelmesini bekliyodum ki saatten önce son anlarda aklıma bir fikir geldi. Oynayacağım tirat, İstanbul’a menşur olmaya gelmiş bir Maraşlının heyecanı. Ulan bu aynı ben, evet bunu biliyodum. Aklıma gelen fikir, tiratta söylenen Maraşlı türküsünü de tirada katıp varsa gideri artı puan kazanmak.
-Ulan neden ben bunu yapmıyorum ki? Ben de Maraş’tan geliyorum, amaç aynı, durum aynı.
Dedim ve hemen şarkının sözlerini açtım telefondan, son kez bir göz gezdirdim ve son sözünü okumamla içeriden seslenildim. Her şey tamam, fakat...
-Ulan salak senin şan ve ses eğitimin mi var?
Artık çok geç, şarkıyı söylemiştim bile. Ben soğuk terler atarken jüri yüz buruşukluğunu gözüme, gözüme soktu. Neyse ki bu tiradı şarkıdan sonra en güzel şekilde devam ettirip diğerine geçtiğimde üstünden zaman geçirmişlik hissiyle biraz olsun rahatladım. Onu da hallettik efendim sıra geldi Audition’a, elimde ikinci tiratın karakterden kalma zincir, başladım kendimi tanıtmaya. Ulan tanıtımın yarısında;
-Napıyorum oğlum ben, elde zincir paldır palaz anlatıyorum kendimi.
Diyerek yönetmenden izin bile istemeden;
-Aaa zincir elimde kalmış kendimi tanıtıyorum, hemen şunu bırakıyım tekrar başlayalım.
Diyip babamın mekanı gibi zinciri sahnenin köşesinde duran sandalyeye bıraktıktan sonra bir yönetmen edasıyla kameranın karşısına geçtim ve kendimi sil baştan tekrar ifade etmeye başlayıp o an içinde her şeyin içine sıçtım. Heyecanı da, umudu da orada sırtımızdan attıktan sonra BKM kadrajından def olmak ve sırtımıza yapışan midemizi doyurmak üzere eşyalarımızı toparlayıp çıktık. Tam AVM’nin yemek katına doğru ilerlerken içeriden molaya çıkan bizim yönetmenle karşılaştık. Bizi durdurup babacan bir tavırla sorularına cevap istedi.
Yönetmen,
-Arkadaşlar bir dakika.
Ben,
-Aa yönetmenim.
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Merhaba yönetmenim.
Yönetmen,
-Merhaba, yahu arkadaşlar siz neden geldiniz buralara kadar? Kilometreler ve saatlerce mesafe var. Zaten gelemeyecekler için uzaktan imkan da sunulmuştu size.
-Ya işte, kendimizi daha iyi ifade edebilmek için yönetmenim.
Diyerek ağır, ağır verdi cevabı Hafiften ağır abi yol arkadaşım.
Ben,
-Aynen öyle, sahne sınavı en iyi, sahnede yapılır hocam, biz de bu adabı en iyi bilen kişiler olduğumuz için kendimizi burada göstermek istedik.
Yönetmen,
Peki, kalacak yeriniz var mı? Eğer yoksa ayarlatalım hemen.
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Çok teşekkür ederiz, arkadaşımızın evinde kalıyoruz.
Yönetmen,
-O zaman, karnınız açtır, yemeğe çıkalım birlikte?
Ben,
-Çok teşekkürler hocam, şurada burger falan bir şeyler yeriz biz birazdan.
Yönetmen,
-Tamamdır çocuklar, peki o zaman.
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Yönetmenim, peki bu seçme durumu hakkında bilgi alabilir miyiz? Yani iyi miydik, olur mu sizce yönetmen gözüyle baktığınızda ne dersiniz?
Yönetmen,
-Ya şimdi, bu sene seçilmeseniz bile... (Evet orada belli etmişti yönetmen bizden bir bok çıkmadığını) iki seneye bir seçme yapıyoruz zaten bir dahaki sefere tekrar denersiniz.
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Çok teşekkürler yönetmenim.
Ben,
-Teşekkürler hocam.
Yönetmen,
-Ne demek. İyi günler, ben bir sigaraya çıkıyım.
Biz,
-Görüşmek üzere.
Adamın tüm tekliflerini elimizin tersiyle ittikten sonra çıktık Maslak’tan Beyoğlu’na, sohbetimizi ettik planlar kurduk İstiklal’in uzunluğunda.
Son durak Üsküdar’a geçtik, Kurtlar Vadisi Emmi’nin mekanına, Korcan Aile Çay bahçesine oturduk. Hatıra köşesinde bi ağır abi pozu alıp Üsküdar sahilini seyre daldık, günü değerlendirdik, rapor ettik. Yönetmenin aklımızı karıştıran sözlerini kendi lehimize çevirerek umudumuzu koruyup kötü duygulara yedirmedik. Saat ilerledi, çıktık Korcan’dan sahile geçtik. Biraz Kız Kulesi’nin ışık şovunu izledikten sonra tekrar baktık saate, taksi aramak için karşı kaldırıma geçtik misafirliğin dozunu kaçırmayalım diye. Ama ortalık nasıl kalabalık, millet konvoyda, Galatasaray - Fenerbahçe maçı, Fenerim yenilmiş. Kaldırımda bir adam, hafiften çakır, elinde de demlenme sonrası sigarasıyla durdurdu bizi;
-Kardeş bu kalabalık ne?
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Maç konvoyu.
Ben,
-Maçtan abi aynen.
Garip Gureba Adam,
-Kimin?
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Galatasaray’ın sanırım
Adam ağlamaklı bir sesle;
-Nasıl ya, Galatasaray yenmiş mi?
Adam Galatasaray'ın yenmesine karşın duygusal bi sevinç içinde miydi yoksa Fener'in yenilmesine en derininden üzülmüş müydü belirsiz?
Ben,
-Abi geçen hafta yendi zaten ama şimdi şöyle bir şey var...
Hafiften ağır abi yol arkadaşım,
-Oğlum adam sarhoş ne açıklama yapıyorsun yürü lan boş ver.
Ben,
-Aynen abi yenmiş, bak konvoya. Hadi biz kaçar Allah’a emanet.
Nerde biz, orda deli çekim gücümüzle bitirdik bugünü de bir anormalle.
-
Ertesi Gün... Plansız gezmeyle yol bulduğumuz seride bugün ki yerimiz de Ortaköy oldu. Tramvayla rotamıza doğru ilerlerken içerisi iğne atsan yere düşmeyecek derecede doldu. Tramvayın hafif sarsılmasıyla önümüzde dikilen Rus emekli sarışın ağbi, bizim Hafiften ağır abi yol arkadaşının üzerine doğru savruldu. Adam Sorry’yle özür diledi. Bizim yol arkadaşı önce bi estağfurullah çekti, sonra da benim İngilizcemi kullanarak adamla muhabbet etti.
Neyse efendim hattan hatta aktarmayla vardık rotamıza. Yavaş yavaş sahile doğru yaklaştıkça ortam kalabalıklaştı kalabalığın kaynağına bakalım diye biraz daha ilerledik ki Büyük Mecidiye Camii ana baba günü.
-Dinde kul artışı mı var acaba?
Diyerek camiiye doğru yürüdük ve kırk, elli yaş teyzelerin hayra vesile kermesiyle karşılaştık. Hemen daldık içeri. Her şeyi yarı fiyatına satan teyzelerimize destek vermek, bizim de az ve öz bütçemizden iki günlük daha kâr etmek için birer gözleme birer çay ve birer de kek aldık. Oturduk camiinin avlusuna, aldık boğazı karşımıza. Çayımız elimizde, keyifler yerinde, karadan, kuru yük gemilerini daldık seyre. Vakit, canım boğazın dalgalı sularını seyrederken su gibi aktı geçti.
Oradan yürüdük Beşiktaş’a, selam çaktık atamın her fotoğrafına Dolmabahçe duvarında. Gezdik etrafı, asıl kendisi için geldiğimiz mekanı. Benim yavru kardeşlerime hediye baktık, ikimiz de ailelerimize birer parça bir şey aldık. Akşam oldu oturduk bir kafeye söyledik birer kahve. Yanda bir apartman camında kiralık ilan. Döndüm Hafiften ağır yol arkadaşıma;
-Arayalım mı? Yarın bir gün BKM’ye girersek ev lazım olacak.
Güldü;
-Arasana bi.
-Arıyorum.
-Yok be şaka yapıyorum arama.
-Neden ya, öğrenirdik.
-E bak şöyle göz ucuyla fiyat zaten belli.
-Doğru, biz seçildiğimizde daha uygun yerlere bakarız, mesela ilk günler için Cami’ye, parka.
Bu akşamı da böyle kapadık, içtik kahvemizi bindik vapura, yavaştan geçtik karşıya. Bu bizim artık son gecemizdi yarın yolculuk var, evli evine, köylü köyüne.
Geçtik Çekmeköy’e, çaldık misafirhanemizin kapısını fakat açan yok. Zile bastık, ard arda vurduk yine açılmadı.
Hafiften ağır yol arkadaşım bana, ben ona baktım;
-Sanırım geç geldik, ya uyudular ya kovulduk.
Dedim.
Hafiften ağır yol arkadaşım,
-Dur bir arayalım.
Aradık, taradık telefona da bakan yok, hani olur ya böyle, bahçe hortumunun ucunu tutarsınız musluğu sonuna kadar açarsınız da hortum patlak verir ya işte o derece sıkışmışım ben de. Ard arda aradık ulaşamadık, evde zaten kimse yok, biz de kapıda yorgun ve sıkışık bekliyoruz. Apartman sakinlerini daha fazla rahatsız etmemek için aşağı indik kaldırıma oturduk başımıza çare arıyoruz. On dakika geçti haber yok, yirmi dakika geçti haber yok, tam yarım saat sonra evin ortaklarından birisi geldi ve kapıyı açtı ki bir iç patlamadan kurtulduk. Tuvaletten çıktım içeri geçtim ki herkes gelmiş, Hafiften ağır yol arkadaşım durumu öğreniyor, adamlar iki sokak aşağıda küçük bir kaza yapmış polis falan derken onunla uğraşmışlar.
Kimseye zarar gelmeden bugünü de bitirdik, yatmadan teşekkürlerimizi ettik, veda konuşmalarımızı yaptık ve seçmeler hakkında güzel dilekler aldıktan sonra koyduk kafayı yastığa direkt sabaha kalktık.
Eşyalarımızı çantamıza toparladık, sırtladık yükümüzü son vedalarla yol aldık. Bizim simitçide son kahvaltımızı yapıp otobüse saatler kala Kadıköy’e geçtik, ilk günün ilk ve son anısına tekrardan Moda’yı turladık. Sonrasında oturduk bir kafeye, interneti açıp girdik Hafiften ağır yol arkadaşımın bütlerine. Kahvelerimizi içtik, iki günün özetini geçtik, tekrar geleceğimize emin bir şekilde gezmediğimiz yerlerin o an planını çizdik. Saat yaklaşınca günün yarısını orada geçirdiğimiz kafeden kalktık, indik caddeye taksi beklemeye. Bir tane geldi fakat sol yanımızdan hızla davranan çöplüğün kedisi bizden önce atıldı taksiye, biz bakakaldık sonra taksinin dolu olduğunu görünce o da bakakaldı. Arkasından başka bir taksi geldi, koştuk yol arkadaşımla, yapıştık koluna, bu sefer şans bizden yana. Bindik sinirden köpüren siyaset canavarı dayının taksisine, anlamsız tükürükler savurdu, yönetimden biz sorumluymuşuz gibi bağırıp durdu. Belediyedeki düzenden memnun değilmiş, Karadeniz’den gelmiş orası daha güzelmiş. Neyse efenim geldik otogara, indik köpürmüş dayının taksisinden. Kalmış bizim otobüsün gelmesine son bir saat. Bekledik, bekledik geldi ve bindik. İsteksiz, alışmışlık dolu içimiz, içimizde bir his sanki tekrar geleceğiz.
Döndük Maraş’a on iki saat sonra. İndik otobüsten biraz buruk, biraz umut var içimizde, öyle bir yerdeyiz ki bir yanımız yaprak döküyor bir yanımız bahar bahçe.
-
Sonra ne mi oldu? Günler geçti, haftalara yaklaştı bize hâlâ bir haber gelmedi, umudumuz şarjı tükenen telefon gibi azaldı, hayaller yavaştan başka yönlere kaydı. Oturduk Hafiften ağır arkadaşımla, kendimizi kandırmamaya söz verip ulaştık seçmeden yetkili birine, maksat sonuç kesinleşsin. Sorduk son durumu, eveledi geveledi seçilemediğimizi söyledi. Benim moral yerlere serildi. Hafiften ağır yol arkadaşıma yansıtmadım o ayrı yıkıldı ben ayrı, veda edip hızlı adımlarla buldum evi.
Yani anlayacağınız İstanbul’la o gün kapadık defteri...
''2 Haziran 2023 - 6 Haziran 2023''
kalumanist
Martı Dostum
Emekli Rus Çift
Neye Üzülüp Sevindiği Belli Olmayan Ruh Hastası
Ve Siyasi Canavar Taksici Dayı
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist