-
1964’ün soğuk bir Şubat sabahıydı. Konya’nın ara ve köhne bir mahallesinde kış kıyametini tüm sertliğiyle sürdürüyor; şiddetli rüzgâr, mahallede çatıları yerinden oynatırken pembeye çalan gökyüzünden, havayı yumuşatması umulan kar bekleniyordu. Daracık evlerinin tek büyük odasında, kızı sobanın başında sessizce oturmuş ödevini yaparken anne, camın kenarındaki kanepeden dışarıyı seyrediyor; aklında dört yıl öncesinin film şeridiyle boğuşuyordu. Kurulu bir düzenin içinde, içten içe huzursuz bir aile tablosu ve aklı sevdiği kadında kalmış, zorla evlendirilmiş bir adamla çekilen altı yılın acı hatırası vardı. Bugün, o geçmişin yüküyle sıkışmış iki ruh, bu köhne mahallede yaşam savaşı veriyordu.
Bundan birkaç yıl önce...
Evlendiği kadına alışamamış Kazım, kızı Feray ve eşi Melek’i görmemek için eve gelmiyor; mesaiden sonra gününün tamamını kahvede geçiriyordu. Gece geç saatlerde eve sadece yatmaya geliyor, sabah erkenden tekrar işe gidiyordu. Melek’le yalnızca evin ihtiyaçları için para bıraktığı zamanlarda yüz yüze geliyor, onu bile bazen sadece sehpanın üzerine bırakıp sessizce evi terk ediyordu. Melek, kocasının yokluğunu kabullenmiş, küçük kızı Feray’ı korumaya ve evin düzenini sürdürmeye çalışıyor; fakat her gün içten içe büyüyen bir yalnızlık ve kırgınlıkla baş başa kalıyordu.
Zamanla durumlar değişmeye başladı. Kazım’ın kahve arkadaşlarıyla sabahladığı gündelik uzun sohbetler ve oyalanmalar, masum ilgisizliğine eklenmiş içki ve kumarla tehlikeli bir alışkanlığa dönüşüyordu. Ev, artık sadece bir barınak değil, fazla kaçırılmış içkinin etkisi ve kumarın yenilgi hırsıyla stresini atabildiği tek oyun alanı hâline gelmişti. Neredeyse eve her gün içkili gelmeye başlayan Kazım, tüm parasını kumarda eritmeye başlamış, üstüne Melek’e verdiği ihtiyaç parasını da kesmişti. Melek, her gün artan bu baskı altında çaresizce yaşamaya devam ediyor, küçük kızı Feray’ı hem fiziksel hem de duygusal olarak korumaya çalışıyordu.
Feray, daha altı yaşında olmasına rağmen evdeki gergin havayı fazlasıyla soluyor, ne olup bittiğini hissedip anlayabiliyordu. Feray’ın arkadaşları oyunlarla meşgulken o, sessiz ve durgun kişiliğiyle annesinin gözlerindeki endişenin içerisinde sıkışmış kalmıştı. Günler geçtikçe Kazım’ın içki ve kumar alışkanlığı kontrolden çıkıyor; eve her geldiğinde öfke, çaresizlik ve pişmanlık karışımı bir ruh hâliyle yeri yerinden oynatıyordu.
Melek, sessizliği ve sabrıyla olayları yatıştırmaya çalışsa da artık dayanamaz hâle gelmiş; Kazım’ın yüzüne gerçekleri haykırmak üzere ağzını açmıştı. Duyduklarına tahammül edemeyen Kazım, karşısında dikilmiş karısına elinin tersiyle bir tokat attı. Melek yere düşmüş ağlarken küçük Feray, babasının karşısına dikilmiş,
-Anneme vuramazsın! diye bağırıyordu.
Kızını da eşini de tanımayan Kazım;
-Çekil önümden, sen de anası kılıklı! diyerek Feray’a da bir tokat attı. Bunu görünce gözlerini öfke bürüyen Melek, yerinden kalkıp dışarıdaki odunluktan büyük bir odun parçası alarak Kazım’ı olduğu yerde ayağa kalkamaz hâle getirmişti. O günden sonra Melek, Feray’ı da alıp ağabeyinin yanına, Konya’ya geçti. Feray burada ilkokula başlamış; Melek, ağabeyinin tuttuğu evde geçimini sağlamak için el işi yapıp satıyor, zaman zaman da sosyete evlerine temizlik yapmaya gidiyordu. Feray’ın içe kapanıklığı, başladığı okulla öğretmenleri ve arkadaşları sayesinde açılmıştı. Derslerinde oldukça başarılı olmasının yanı sıra en sevdiği ders müzikti; ortaokul ve lise yıllarında da müzikle haşır neşir olup bu alanda kendini geliştirmeye çalışıyordu. Lisedeki müzik öğretmeni Münevver Hoca, Feray’a sürekli özel bir yeteneği olduğunu hatırlatıyor ve bu yeteneğini geliştirmesi gerektiğini söylüyordu. Hoca, Feray’ı konservatuvar sınavlarına yönlendirerek onun müzik alanında geleceğini şekillendirmesini istiyordu. Feray, lise mezuniyetinin ardından annesinin nükseden rahatsızlığı nedeniyle evin geçimini üstlenmek zorunda kalmış ve konfeksiyon atölyesinde çalışmaya başlamıştı. İçten içe çok istemesine rağmen yaklaşık bir buçuk sene boyunca konservatuvar sınavlarına girememişti. Aylar sonra annesi toparlandı fakat Feray, annesinin çalışmasını istemediği için bir süre daha atölyede çalışmaya devam etti. Bir gün Melek, kızını karşısına alarak konuşmaya başladı. Ona, Münevver Hoca’nın söylediklerini hatırlattı; yeteneğini heba etmemesi gerektiğini, günlerini yalnızca bu atölyede harcayamayacağını, hayallerinin peşinden gitmesini, kendi yolunu çizmesi gerektiğini söyledi. Feray, duygulanmış ve böyle bir anneye sahip olduğu için gururlanmıştı. İşlerinin yanı sıra uzun zamandır başvurularını takip ettiği konservatuvar sınavları için kararını vermiş, hazırlık yapmaya başlamıştı. Önce Ankara’daki sınava girdi; ancak heyecanına yenik düştüğünden kazanamamıştı. Konya’ya döndüğünde şehirde TRT’nin bir ses yarışması düzenlendiğini öğrendi. Yarışmaya katılmak için kurulan alana gittiğinde alanın toplandığını, malzemelerin kamyona yerleştirildiğini gördü. Görevlilere yarışmanın devam edip etmeyeceğini sorduğunda yarışmanın bittiğini, jüri üyelerinin Ankara’ya döndüğünü öğrendi. Hayal kırıklığına uğrasa da moralini bozmadı; diğer sınava odaklanmaya başladı.
Bir sonraki sınav İstanbul’da olacaktı. Bavulunu hazırladı; bir akşam saatlerinde annesiyle birlikte otogara gittiler. Biletini aldıktan sonra, küçük bir masa kenarında çaylarını yudumlayarak otobüsün gelmesini beklediler. Melek, çantasından çıkardığı küçük bir kâğıt parçasını masanın üzerine bıraktı,
-Kızım, bak, bu kâğıtta Erdem ağabeyinin ev telefonu var, dedi. Eğer bir şey olursa PTT’den arayıp ona ulaşabilirsin. Evde bulamazsan okulun telefonunu da yazdım, oraya haber bırakabilirsin, diye ekledi.
Feray kâğıda baktı,
-Anne, ben zaten Pınar’ın ablasında kalacağım, merak etme, diye cevapladı.
Melek gözlerini kızının gözlerine dikti, hafifçe ısrar ederek,
-Tamam, orada kal ama Erdem’e de haber ver, sana yardımcı olur; hem benim de içim rahat eder, dedi.
Feray annesini kırmamak için başını salladı.
-Peki anne, merak etme, ararım, diye karşılık verdi. Feray kâğıdı aldı ve çantasının ön gözüne yerleştirdi. Melek, kızına İstanbul’a vardığında onu otogarda da Erdem’in karşılayacağını söyledi. Erdem, Melek’in teyze kızının oğluydu; orada öğretmenlik yapıyor ve aile tarafından çok güveniliyordu. Melek, Erdem’i oğlu gibi sever, Erdem de Melek’i teyzesi gibi görürdü. Feray ise aslında konfeksiyondan arkadaşı Pınar’ın ablasında kalacaktı. Pınar da İstanbul’da hemşirelik yapıyor, tek başına yaşıyordu; ancak Melek, Erdem’le hiç görüşmemesinin ayıp olacağını dile getirdi. Feray, kendinden emindi ama İstanbul gibi karmaşık bir şehirde kendisine rehberlik edecek kimse olmamasının kattığı endişeyi de fazlasıyla içinde hissediyordu. Annesini kırmamak için konuyu uzatmadı, kabul edip başını salladı.
On beş dakika kadar sonra otobüs perona girdi. Feray, bavulunu aldı, ayaklandı, otobüse doğru yürüdüler. Melek’in gönlü kızını göndermeye razı değildi ama içindeki ışığı bildiği için gölge olmak da istemiyordu. Anne ve kız sıkıca sarılıp ağlaştılar. Muavin otobüsten indi, bagajı açıp yolcuların eşyalarını yerleştirmeye başladı. Sıra Feray’a geldi. Muavin, bavulu alırken Feray arkasına döndü. Göz göze geldiler; ortamı beş saniye kadar bir sessizlik kapladı. Muavin, Feray’a büyülenmiş gibi bakıyordu.
-Bavulunuzu... dedi muavin, dili dolanmıştı, -Bavulunuzu alabilir miyim, bagaja koyacaktım?
-Buyur, dedi Feray. O sırada kaptan kalkış için seslendi. Feray ve annesi son bir kez daha birbirlerine sarılıp vedalaştılar. Feray derin bir nefes aldı, adımlarını otobüse attı ve yeni hayatına doğru yol aldı. Otobüs kalkışa geçti; Melek, camdan bakan kızını uğurlarken gözyaşlarını tutamıyor, eşarbının ucuyla gözlerini siliyordu. Feray için o gün ilk yol ayrımı olmuştu. Otobüs, birkaç saatlik yolculuğun ardından Bolu’daki dinlenme tesisinde mola verdi. Feray, serin havayı içine çekerek otobüsten indi, kalabalığın arasından geçip restorana girdi. Cam kenarında sakin bir masa bulup oturarak bir kâse mercimek, küçük bir tabak da salata söyledi. Yemeğini bitirip hesabı istediğinde garson hafifçe gülümsedi,
-Hesabınız ödendi hanımefendi.
Feray şaşkınlıkla,
-Kim ödedi? diye sordu.
Garson başıyla dışarıyı işaret etti. Feray, pencerenin ardından baktığında, otobüsün önünde çayını yudumlayan muavini gördü. Muavin göz göze geldikleri anda ince bir tebessümle selam eder gibi başını eğdi, daha sonra elini hafifçe kaldırarak selam verdi. Feray’ın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. O da aynı şekilde başıyla karşılık verdi. Kaptan otobüse binmiş, kalkış için muavine işaret etmişti. Muavin lokantanın içine doğru yürüyerek gür sesiyle seslendi;
-Konya’dan İstanbul’a hareket eden Beyşehir Turizm’in yolcuları! Konya–İstanbul yolcuları hazır olsun, otobüs kalkıyor! Feray, çayını bitirmiş ve toparlanmaya başlamıştı. Çantasını omzuna alıp otobüse doğru ilerledi. Muavine teşekkür etmek için yanaştığında muavin, işaret parmağıyla “Bir dakika,” dercesine bir işaret yaparak hızlı adımlarla kasaya doğru geçti. Feray, hafifçe başını sallayarak “Peki,” der gibi karşılık verdi ve dışarıya çıktı. Muavinin kasada işi bitmiş, o da otobüse doğru geçerken, duymayan varsa diye son kez daha tekrardan yolculara seslenmişti,
-Hadi hanımlar beyler, otobüs kalkıyor, eksik kalmasın!
Feray tam otobüse geçerken, tesisin kenarından çıkan kısa boylu, beyaz boğazlı kazaklı, deri ceket giymiş, kasket takmış bir adam hızla Feray’ın kolundaki çantaya yapışmış, çekip koşmaya başlamıştı. Feray’ın kalbi bir anda hızla çarptı; yüzünü korku ve endişe kaplamıştı. Uzaktan olayı gören muavin hırsızın peşinden fırladı. Birkaç adımda yetişip adamı yere yatırdı. Kısa bir mücadeleyle hırsızı patakladıktan sonra çantayı alıp Feray’a getirmişti.
Feray, bir anda olup biteni anlamaya çalışırken hâlâ elleri titriyordu. Muavin otobüsten su getirip Feray’a verdi,
-Tamam, güvendesiniz. Sakin olun, geçti gitti. Bu şerefsizler çok tüner buralarda; biz de böyle dersini veririz her seferinde, diye devam etti.
Feray teşekkür etti. Muavin, rica edip elini uzattı,
-Ben Sakıp bu arada.
Feray da elini uzatıp sıkarak,
-Ben de Feray, memnun oldum, diye yanıt verdi.
O an kısa bir sessizlik oldu. Kaptanın sesi araya girdi, muavini çağırıyordu. Sakıp ve Feray birlikte otobüse bindiler. Araç ağır ağır hareket ederken Feray, cam kenarına yaslanıp dışarıyı seyretti. Yol boyunca gözlerini bazen uykuya bıraktı, bazen de İstanbul’a dair hayallerini düşündü. Saatler süren yolculuğun ardından otobüs, sabahın ilerleyen saatleriyle birlikte öğle vaktine yakın Topkapı Otogarı’na girdi. Peronlar kalabalıktı; inen–binen yolcuların sesleri, bavul tekerleklerinin gürültüsü, simitçilerin bağırışları birbirine karışıyordu. Feray’ın kalbi hızla çarpıyordu; hayatında ilk kez bu kadar büyük bir şehre ayak basacaktı. Otobüs perondaki yerine yanaştığında, içindeki heyecanla derin bir nefes aldı. Sakıp otobüsten indi, bagajı açtı, tek tek yolcuların bavullarını indirmeye başladı. Feray çantasını aldı, otobüsten indi, dikkatle etrafı inceledi. Her şey hem heyecan verici hem biraz korkutucuydu.
Sakıp, Feray’a bavulunu verdi. Feray elini uzattı...
-Tekrardan her şey için teşekkür ederim, dedi.
Sakıp, Feray’ın elini sıkıp,
-Rica ederim, lafı olmaz, diye karşılık verdi. Feray, bavulunu bir eline, çantasını diğer eline alıp kalabalığın arasında biraz ilerledi. Gözleri Erdem’i arıyordu. Geçen yaz birbirlerini gördükleri için tanışıyorlardı. Feray, arkasından bir ses duydu,
-Affedersiniz!
Seslenen muavindi. Elinde bir kâğıtla Feray’ın yanına geldi, kâğıdı nazikçe uzatarak,
-Bu sizden düştü, buyurun, dedi. Feray kâğıdı aldı ve dikkatle baktı. Üzerinde Pınar’ın ablasının adresi yazılıydı.
-Aa, çok teşekkür ederim! Hay Allah, bir de önemli bir kâğıt… Ya daha ileride düşürseydim, diye yakındı; yüzünde hafif bir endişe ve rahatlama karışımı bir ifade vardı.
-Dikkat edin, çantanızı sıkı tutun, fermuarı da hep kapalı olsun. Her an teyakkuzda olun, Allah muhafaza, buralar tehlikelidir, dedi muavin ardından. Feray, muavinin sözlerindeki ciddiyeti ve samimiyeti hissedip hafifçe başını sallayarak teşekkür etti. Muavin tebessümle,
-Yolunuz açık olsun, deyip otobüse doğru geçti.
Feray, gülümseyerek karşılık verdi. O sırada tekrar bir ses duydu; bu sefer seslenen Erdem’di. Elini kaldırmış, yerini Feray’a gösterip el sallıyordu. İkisi birbirlerine doğru ilerlediler. Erdem, Feray’ın elinden bavulunu aldı, elini uzatıp,
-Sen geçen seneden bu yana daha da büyümüşsün ya! Hoş geldin, bavulunu ver lütfen, diye karşıladı.
Feray, Erdem’in elini sıktı,
-Teşekkür ederim ağabey, hoş buldum, çok sağ ol, benim için zahmet ettin, dedi.
Erdem yüzünü asıp,
-Ayıp ediyorsun, olur mu hiç öyle şey? Melek teyzem de benim için bir tanedir biliyorsun, diye yanıt verdi.
Feray, ‘’Biliyorum, evet. Annem de seni çok sever. Tekrardan teşekkür ederim, onun da çok selamı var’’ dedi. Erdem, Feray’ı otogarın girişine park ettiği arabasına götürdü, bavulu bagaja yerleştirdi. Feray’ın kapısını açtı, arabaya bindiler. Erdem, Feray’a dönüp,
-Rotamız neresi? İstersen önce bir yemek yiyelim, dedi. Feray, öncelikle okullara başvuracağını, sonra da arkadaşının ablasına geçeceğini söyledi ama Erdem, “Yemek yedirmeden bir yere bırakmam,” diye ısrar ettikten sonra Feray’ı Kumkapı Balık Lokantalarına götürdü. Birer lüfer söyledi. Önden salata, ardından fava, pilaki ve haydari geldi masaya. Erdem kendine küçük bir rakı söyledi. Feray kola almayı tercih etti. Arka fonda, kemençe ve udun hafif tınıları eşliğinde Tanbûrî Cemil Bey’in Uşşak Saz Semâîsi yükseliyordu. Erdem,
-Buraya asıl akşam saatlerinde geleceksin. O zaman çok daha başka bir havası oluyor. Günün stresiydi, hayat derdiydi… hepsini alıp götürüyor, dedi. Feray, etrafı sezerek ellerini önünde kavuşturup hafif tebessümle,
-Evet, gerçekten güzel yermiş, dedi. Sözü tekrar Erdem aldı, ‘’Demek müzikle ilgileniyorsun. Ben bunu hiç bilmiyordum.’’ Feray hafifçe başını eğip gülümsedi,
-Evet ağabey, müzik dinlemeyi seviyorum ama söylemeyi daha çok seviyorum. Benim içimde çok ayrı bir yere sahip. Az önce dediğin gibi; stresti, hayatın derdi… tüm sıkıntılardan uzaklaştırıyor beni. Aslında müzikle ilkokuldan beri haşır neşirim. Bizim evde radyo hiç kapanmazdı; her tür şarkıyı dinler, saç fırçamı mikrofon yapar hepsine eşlik ederdim. Ortaokul ve lise yıllarımda da müzik öğretmenlerim bana çok yardımcı oldu. Hangi şarkıları çalışmam gerektiğini gösterdiler, teknikleri öğrettiler, okulun imkânı dâhilinde müzik aletleriyle tanıştırdılar. Sesimi açmama büyük katkıları oldu; çünkü “Sende bir cevher var,” diyorlardı bana, “onu parlatmamız lazım.” O yıllardan sonra müzik artık sadece eğlence değil, hayatımın bir parçası olmuştu; günlük sıkıntılardan kaçışım, kendi dünyamı kurma şeklimdi. İşte en son lisedeki müzik öğretmenimiz Münevver Hoca da benim bu yeteneği kullanmamı, mutlaka konservatuvarlara başvurmam gerektiğini söyledi. Annem de hocamın dediklerinin arkasında durunca, onun teşvikiyle buraya gelmiş bulundum, dedi.
Erdem, Feray’ın anlattıklarını yüzünde gülümseme ve içinde heyecanla dinliyordu,
-Hayranlıkla dinledim. Sen bu işe gerçekten gönlünü vermişsin. Yaptığın her yiğidin harcı değil; cesur kararlar almışsın, helal olsun, dedi ve sözlerine devam etti,
-Eğer küçük bir parça bir şey söylersen ben de seni dinleme fırsatı yakalamış olurum, diye ekledi. Feray mutluluk ve şaşkınlık karışımı bir duyguyla,
-Hemen şimdi burada mı? diye sordu.
Erdem,
-Evet, evet, hemen şimdi burada. Ne olacak canım? Tabii, senin için de sıkıntı yoksa, diye karşılık verdi. Feray’ın yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
-Tabii, neden olmasın? Hem benim için de prova olur, dedi. Arka planda Nesrin Sipahi’nin “Gözleri Aşka Gülen” adlı parçası çalmaya başlamıştı. Feray, en sevdiği parçalardan biri olan bu şarkıya eşlik etmeyi tercih etti. İçeriden Feray’ı gören işletmeci, şarkının sesini hafiften kısmış; ortam sessizleşmiş, Kumkapı meyhanelerinde Feray’ın sesi yankılanıyor, insanlar oraya dikkat kesiliyordu. Şarkı bittikten sonra Erdem’in başlattığı alkış tüm caddede yayılmıştı. Feray’ın yanakları heyecandan al al olmuş, yüzünde gülücükler saçılıyordu. Erdem’e doğru eğilip alçak sesle,
-Ağabey ya, utandırdın beni, dedi. Erdem hafif tebessümle,
-Hayır canım, herkes çok sevdi, baksana şuraya. Utanma, gururlan! Ayrıca bu sesin gerçekten hak ettiği değeri görmesi şart! dedi. Feray tekrardan teşekkür etti; Erdem müsaade isteyip lavaboya kadar gitti.
Tam o sırada, karşı masadan orta boylu, orta yaşlarda bir adam ağır adımlarla Feray’ın yanına geldi. Saçları briyantinle geriye taranmış, kalın bıyıkları yüzüne sert bir ifade katıyordu. Gözünde kalın çerçeveli, büyük asetat bir güneş gözlüğü; üzerinde geniş yakalı parlak gömlek, ince beyaz çizgili siyah ithal bir takım vardı. Cepkeninden sarkan köstekli zincir her adımında hafifçe sallanıyor, bileğinde altın bir saat parlıyordu. Sivri burun rugan ayakkabılarını yere vuruşuyla mekândaki uğultunun içinde bile otoritesini duyuruyor, tam bir patron edası taşıyordu üzerinde.
-Merhaba hanımefendi, izniniz varsa oturabilir miyim? dedi. Feray, endişeli ve şaşkın bakışlarla,
-Arkadaşım vardı ama lavaboya kadar gitti, dedi. Adam sandalyeyi çekti, oturdu.
-Merak etmeyin, çok uzun konuşmayacağım, diye Feray’a elini uzatıp, -Benim adım Bekir, dedi. Feray adamın elini sıkarak,
-Ben de Feray, diye karşılık verdi. Bekir,
-Tanıştığıma memnun oldum, dedi hafifçe gülümseyerek. “Az önce Kumkapı’yı baştan sona inlettiniz,” dedi tok bir sesle. “Sesinizi duymayan kalmadı. Helal olsun, bülbül gibi şakıdınız. Şahsen ben sesinize bayıldım, harikulade! Bu ses ziyan olmamalı; mutlaka hak ettiği değeri görmeli,” diye devam etti. Feray’ın endişeli yüzünü hafif bir tebessüm kapladı.
-Teşekkür ediyorum, mahcup ettiniz, dedi utangaç bir tavırla. Bekir, ceketinin iç cebinden bir kartvizit çıkartıp Feray’a uzattı.
-Eğer çalıştığınız herhangi bir yer yoksa sizi gazinomda çıkarmak isterim, deyip ağır ağır ayağa kalktı. Feray, kartviziti inceledi, daha sonra derin bir nefes alıp başını kaldırdı ve Bekir’in gözlerinin içine bakarak,
-Teklifiniz için teşekkür ederim beyim ama ben buraya bunu bilerek geldim zaten. Haftaya konservatuvar sınavlarına gireceğim, pavyonda, gazinoda da işim olmaz, diyerek kartviziti yırtıp kenara fırlattı. Bekir’in yüzü düştü, başıyla onayladı; Feray’ı anlayışla karşılamıştı.
-Peki, nasıl istersen. Ama şunu bil ki, her ses orada kıymet görmez. Eğer konservatuvarın kapısından geri dönersen, teklifim hâlen geçerli. Kapım her zaman açık, diye ekleyip Feray’dan bir cevap beklemeden elini cebine atarak ağır adımlarla mekândan ayrıldı.
Erdem içeriden geldiğinde, Feray’a yanına gelen adamın kim olduğunu sordu. Feray lafı çevirerek, adres sorup gittiğini söyledi. Erdem,
-Ya, bula bula İstanbul’a daha yeni ayak basmış birini de bulmazsın adres sormaya, diyerek gülmeye başladı. Feray da kafasını çevirip alaycı bir gülüş attı.
Yemekler bitmişti. Erdem, içeriden gelirken hesabı ödediğini söyleyip,
-İstersen kalkabiliriz, dedi. Feray onayladı, çantasını alarak,
-Olur, kalkalım. Hem zaman geçmeden şu başvuru işlemlerini yapalım, diye yanıt verdi. Erdem ve Feray, Kumkapı’dan çıkıp kayıt işlemleri için İstanbul Belediye Konservatuvarı binasının bulunduğu semte geçmişlerdi. Feray, gerekli belgeleri kuruma teslim edip kaydını yaptırdı; birkaç gün sonra sınava girecekti. İşlerini tamamladıktan sonra Erdem, Feray’a nerede kalacağını sordu. Feray, Konya’dan arkadaşının ablasında kalacağını söyledi. Erdem nezaketen kendisine davet etse de Feray, kalacağı kişinin kendisi için işinden izin aldığını, orada kalmasının daha uygun olacağını belirtti. Erdem, Feray’ı gitmek istediği adrese götürdü. Feray arabadan inmeden önce bugün için Erdem’e teşekkür etti. Erdem,
-Hiç önemli değil, her zaman. Ayrıca okulun ve evin numarasını da vereyim sana, bir işin olur, yardıma ihtiyacın olursa mutlaka ara beni, dedi. Feray teşekkür edip numaraları annesinden aldığını söyledi; arabanın kapısını kapattı, eliyle işaret ederek veda etti. Tam arkasını döndüğü sırada Erdem, sağ kapının açık camından Feray’a seslendi. Feray arkasına döndü, Erdem cama yaklaşarak,
-Bu arada bana abi demene gerek yok, deyip güldü. Feray da tebessümle...
-Tamamdır Erdem, diye yanıt verdi. Erdem kornaya basıp el ederek,
-Görüşürüz, dedi. Feray da el sallayıp veda ettikten sonra elindeki kâğıttan kapı ve kat numarasını kontrol edip binaya girdi. Feray kapıyı çaldı. Kapı açıldığında karşısında Pınar’ın ablası Arzu’yu görünce derin bir nefes aldı; doğru adrese geldiği için içini huzurla bir rahatlama sardı. Feray, sınava girip çıkacağı süre boyunca burada kalacaktı. Arzu, Feray’a yardımcı olmak için işinden izin almış; bu süreçte ona hem ev sahipliği yapacak hem de rehberlik edecekti. İlk gece saatlerce sohbet etmişlerdi. Arzu, Feray’ı Konya’dan tanıyordu ama geldiği ara tatillerde Pınar’ın görüştürdüğü kadar biliyordu. Memleket özlemiyle oralarda olup bitenleri soruyor, Feray’ı daha iyi tanımak, derdine ortak olmak için sohbet üstüne sohbet açıyordu.
O günün gecesinde, Feray’ın yolculuk yaptığı otobüs İstanbul’dan Konya’ya dönerken şoför Naci, Sakıp’ı durgun gördü.
-Ne oldu yeğenim, durgunsun? diye sorduğunda, Sakıp,
-Gönül meselesi dayı, dedi. Naci, Sakıp’ın öz dayısıydı.
-Oğlum niye bahsetmiyorsun hiç, kim o hanım kızımız? dedi. Sakıp, Feray’dan bahsetti:
-Terminalde çantasını kurtardığım kız amca. Ben ona âşık oldum, diye yanıt verdi; yüzünde utangaç bir tebessümle. Naci güldü,
-Oğlum kızla ne kadar muhabbetin oldu ki? diye sordu. Sakıp, onun saflığını hissettiğini, güzelliğine vurulduğunu anlattı. Naci bir kahkaha daha attı,
-Eşşekoğlueşşek. Hemen gönlünü kaptırma oğlum; bir daha nerede göreceksin sanki, boşuna kalbini yakma, diye devam etti. Sakıp’ın yüzündeki tebessüm yavaş yavaş soldu, kendini derin düşüncelere bıraktı. Dayısının sözlerine içten içe üzülse de sessizliğini bozmadı; çünkü ne zaman o anlar gözünün önüne gelse, içinde sevda dolu bir umut filizleniyordu. Feray ve Arzu, sınavdan önceki iki günü İstanbul’un tarihi, turistik yerlerini gezerek geçirdikten sonra hafta başıyla birlikte Feray’ın sınav günü gelip çatmıştı. Öğleden sonra Arzu’yla birlikte İstanbul Belediye Konservatuvarı’na gitmişler; Feray sınava girmiş, Arzu binanın bahçesinde onu bekliyordu. Bir süre bekleyişin ardından Feray dışarı çıktı. Arzu merakla yerinden kalktı, gözlerini Feray’ın gözüne dikti. Omuzları çökmüş, yüzü düşmüştü. Ağır adımlarla geldi, olduğu yere oturdu. Arzu,
-Ne oldu, nasıl geçti? diye sordu. Önce cevap vermedi, sonra derin bir iç çekerek, sesi kısık bir tonda,
-Elendim abla, dedi. Arzu,
-Nasıl değerlendirdiler? diye sormaya devam etti. Feray gözlerini yere indirdi,
-Teknik bakımdan yetersiz buldular; daha iyi çalışmam gerekmiş. Her sesi güzel olan da sanatçı olamazmış, bir de öyle söylediler, dedi. Arzu, elini Feray’ın omuzuna koydu,
-Bak tatlım, sıkma canını. İlkin günahı olmaz. Kendini sınadın, eksiklerini gördün, sistemin nasıl işlediğini öğrendin. Bir sonraki dönem daha hazır bir şekilde girersin. Ayrıca unutma, tek bir olumsuz sınav sonucu asla yeteneğinin ölçüsü değildir, diyerek teselli etti. Feray, Arzu’ya döndü, gülümseyerek,
-Her şey için teşekkür ederim abla. Ben bu akşam biletimi alıp Konya’ya döneyim. Beni otogara bırakabilirsin değil mi? diye karşılık verdi. Arzu, Feray’ı bu hâlde göndermek istemiyordu,
-Bırakırım tabii ki ama gel şöyle yapalım; sen bu gece de burada kal. Şimdi buradan çıkıp bir yerlere gidelim, akşam da bir restorana oturup yemek yeriz ha, ne dersin? diyerek bir teklif sundu. Feray, çekingen bir tavırla,
-Yük oluyorum ama sana abla ya, dedi. Arzu, Feray’a ters bir bakış attı,
-Ayıp ediyorsun ama Feray, yük olmak ne kızım ya? Ayrıca sen benim ikinci kardeşimsin, hadi bakalım çok konuşma da düş önüme, diye sözlerini devam ettirdi. Feray, Arzu’nun dediklerine güldü, sonra tebessümle,
-Peki ablacığım, deyip ayaklandı. Arzu ve Feray önce Beyoğlu’na geçtiler. Taksim’de gezdiler, Galata Kulesi’ni görüp Karaköy’den karşıya geçtiler. Üsküdar, Kız Kulesi, Kadıköy derken akşama doğru tekrar karşıya geçip Beyoğlu’nda loş ışıklı, salaş bir meyhaneye oturdular. Baştan yemek söylediler, ardından rakı ve mezeler geldi. Arzu kadehi kaldırdı, Feray da tebessümle karşılık verdi. Arzu’nun öncülüğünde kadehleri tokuşturup günün muhasebesine başladılar. Feray sınavlardan başarısız çıkmasına üzgündü ama annesi başta olmak üzere yanında böyle arkadaşları olması ona güç veriyordu. Yalnız olmadığını bilmek, içindeki kırgınlığı hafifletiyor, yeni bir başlangıç için umut aşılıyordu.
Yoğun bir sohbetin arasında Feray ve Arzu’nun oturduğu masanın üzerine aniden bir gölge düştü. Yavaş yavaş başlarını kaldırıp baktıklarında, yan taraflarında üç gün önce Kumkapı’da Feray’a iş teklifi sunan Bekir’i dikilmiş gördüler. Feray şaşkınlıkla ayağa kalktı, Bekir’le göz göze gelip,
-Siz... dedi. Bekir, kafasını salladı,
-Evet. Oturun lütfen, diyerek kendisi de bir sandalye çekip kızların yanına oturdu. Arzu ne olup bittiğini anlamamıştı. Feray’a döndü, “bu kim?” dermişçesine kafasıyla işaret etti. Daha sonra,
-Feray, beyefendiyi tanıyorsun sanırım? diyerek sorusuna net bir cevap almak istedi. Bekir, Arzu’ya dönerek,
-Üç gün önce Kumkapı’da rastlaştık, arkadaşınız sesiyle tüm sokağı mest etmişti. Gerçekten harikulade bir yeteneği var, ben de diğerlerinden farklı olarak bu yeteneği fark edip arkadaşınıza bir iş teklifinde bulunmuştum, dedi ve ceketinin iç cebinden kartını çıkarıp Arzu’ya uzattı;
-Âşıkane Gazinosu’nun sahibiyim, diye devam etti.
Arzu şaşkınlık ve sessizlik içinde kartı aldı. Feray, öfkeyle Bekir’e dönerek,
-Ya sen beni mi takip ediyorsun? diye çıkıştı. Bekir alaycı bir gülüşle,
-Bu yakanın birçok muhitinde benim mekânlarım vardır, burası da onlardan biri. Ben seni takip etmiyorum, tesadüf ya, sen denk geliyorsun, dedi. Feray’ı süzdü,
-Konservatuvardan elenmişsin belli ki, diye devam etti.
Feray’ın rengi değişti, yüzü düştü.
-Evet, elendim, dedi. Bekir’e döndü,
-Sen nereden biliyorsun, sen mi yaptırdın yoksa? dedi. Bekir kaşlarını çattı:
-Ben mi? Haşa! Kim ki koskoca devletin terazisine el atabilir. Yüzün yeterince konuşuyor, biraz da sohbetinize kulak misafiri oldum. Ayrıca böyle bir teklif bekleyen yüzlerce ses var fakat senin artın, yeteneğin. Bence bunu heba etme, kartım arkadaşında, diyerek masadan kalktı.
Arzu, Feray’a döndü,
-Ben ne olup bittiğini anlamadım, nereden tanışıyorsunuz? dedi. Feray doğruldu,
-Ya üç gün önce, Erdem beni otogardan aldıktan sonra illa ki yemek yiyelim deyince bir mekâna oturmuştuk. Sohbet arasında Erdem dedi ki, “Sesini merak ettim, şurada kısa bir şeyler söylesene,” diye ısrar edince ben de mekânda çalan şarkıya eşlik etmiştim. Bu herif de o sıra oradaymış işte, yanıma geldi, bana önce kartını uzattı. Sonra sesimi çok beğendiğini söyleyip “Gazinomda çıkar mısın?” diye teklifte bulundu. Ben de reddetmiştim, diye olayın özetini geçti. Arzu, Feray’ın gözlerine baktı,
-Bir şey diyeceğim, adam haklı. Bu yeteneği heba etme Feray! Hem dediği gibi, herkes böyle bir fırsatın kapısında beklerken bu şans senin kapına dayanmış, dedi. Feray düşünceli bir tavırla karşılık verdi,
-Ya abla, tamam, çok güzel bir fırsat ama… el alem ne der? Hadi onu geçtim, en başta anam ne der?
Aslında Feray’ın gönlü kabul etmekten yanaydı fakat aklını daha başka sorular kurcalıyordu; İnsanlar nasıl karşılayacak, orada göreceği muamele nasıl olacaktı? Gerçekten masum bir iş teklifi miydi, yoksa onu tuzağa sürükleyecek bir yolun ilk adımı mı? Arzu, Feray’ın ellerini tuttu;
-Bak hayatım, el âlem dediğin; hiçbir şeyden memnun olmayan, ağzı hiç susmayan, gereksiz bir kalabalıktır. Başkasından benceler, insanın olmuşunu pençeler. Annene durumu güzelce açıklarız. Melek abla senin iyiliğini ister. Başta bir karşı çıkar belki ama sen kendinden emin şekilde, doğru yolda çabanı sıkı tutar, çok çalışırsan o da başarıların ve senin güçlü kişiliğinle ömür boyu gurur duyar, dedi. Feray başını öne eğdi. Dudaklarını ısırıyor, gözlerini kaçırıyordu. Arzu’nun sözlerinde bir haklılık vardı ama onun içinde fırtınalar kopuyordu.
-Ya abla çok doğru söylüyorsun ama ne biliyim aslında biraz da içimde bir korku var. Ya kandırlırsam, ya sonum kötü biterse? Diye mırıldandı. Arzu derin bir nefes aldı, yumuşak bir sesle devam etti;
-Feray, Aklına düşen kuşkuları hissedebiliyorum. Bak bana... Senin içindeki cevher kolay harcanacak bir şey değil. Sen akıllı kızsın, buna müsaade etmez, dikkatli davranırsın. Biz de senin yanındayız zaten hiçbir zaman yalnız değilsin. Hem ben çevresinden geçerken mekânı da az çok gördüm. Bu muhitte, yakınlarda bir yerde. Afişlerinden rast geldiğim kadarıyla bilindik isimler de çıkıyor zaten. Güvenilebilir yani. Yine sen oraya gitmeye karar verirsen, anlaşma sırasında kendi kurallarını koyarsın. Baktın işlerine gelmiyor, çıkar gelir, bir sonraki fırsatları beklersin, dedi sonra Feray’ın gözlerine baktı;
-Kızım ayrıca burayı bir basamak olarak düşün. Sesin yayılır, şanın yürürse ki bundan hiç şüphem yok! Kendine kaset çıkarır oradan yürür gidersin buralarda çalışmana bile gerek kalmaz, dedi. Feray’ın gözlerinde umut ışığı belirdi. Dudaklarının kenarında beliren tebessüm, içindeki kararsızlığı bir nebze olsun dağıtmıştı.
-Tamam, yarın ilk iş oraya gideceğim, dedi. Arzu da tebessümle;
-Hah! Aferin, işte bu, dedi ve kadehini kaldırıp Feray’la tokuşturarak ‘’Başarıya’’ diye devam etti. Feray, Arzu’nun da desteğiyle aklındaki soruları biraz olsun yatıştırabilmişti. Ne kadar zorlu olursa olsun, yeteneğini parlatacak bu yolda başarıya ulaşmak ve küçük yaşta omuzlarına binen yükleri geride bırakarak annesinin yaşlı gözlerini umutla doldurmak için, kendinden emin ve onurlu adımlarla ilerleyecekti. Feray, ertesi gün dışarı çıktığında güneş tepede; öğle sıcağı tüm İstanbul’u sarmalamıştı. İstanbul kalabalıktı; her bir köşede satıcıların sesi, vapur düdükleri, martı çığlıkları, simitçilerin çağrıları... Bir süre Kabataş taraflarında dolaştı, kalabalığın arasına karıştı. Vitrinlere baktı, beğendiği güzel elbiselerin içinde kendini sahnede hayal etti. İnsanların aceleyle koşuşturmasını seyretti. Arzu’nun tarifi ve elinde sıkıştıkça baktığı kâğıtla sora sora yolları aşmış Âşıkane’ye gelmişti. Arzu’nun izin günü bittiği için Feray’a eşlik edemedi. Feray, gazinonun kapısına geldiğinde tabelaya bakıp kâğıdı çantasına koydu, üzerini düzeltip içeri doğru yürüdü. İçeride masaları toplayan garsonlardan birine,
-Merhaba, Bekir Bey’le görüşecektim, dedi. Garson doğrulup arkasına döndü,
-Merhaba, kim göndermişti sizi? Dedi. Feray,
-Kimse göndermedi, Bekir Bey kendisi çağırdı, dedi. Çantasını açtı, Bekir’in kartını çıkardı. ‘’Hatta bakın, kartını verdi direkt’’ diye devam etti. Garson karta baktı, Feray’ı süzdü, köşedeki masanın sandalyesini çekerek,
-Tamam, buyurun şöyle oturun. Kendisi burada değil, birazdan gelir, dedi. Feray teşekkür etti, çantasını kucağına alıp oturdu. Kalbi hem sevinç hem de endişe karışımı duygular içinde heyecanla atıyordu. Garson, Feray’a,
-Bir şey ikram edelim, ne içersin? diye sordu.
Feray utana sıkıla bir su rica etti. Garson suyu getirip Feray’a uzattı, ayaküstü,
-Bekir ağabey seni neden çağırdı? diye sordu.
Feray, suyundan bir yudum alarak,
-Beni bir mekânda şarkı söylerken duymuş. Çok beğenmiş, iş teklif etti. Görüşmek için geldim, dedi. Garson şaşırdı,
-Aa solistsiniz yani! Daha önce hangi mekânlarda çıkıyordunuz? diye sordu.
Feray, dudaklarının kenarından hafif bir gülümseme belirerek,
-Hayır, solist değilim. Sadece rastgele bir restoranda çalan şarkıya eşlik ediyordum. O da oradayken duymuş, öylece gelişti, dedi.
Garson başını hafifçe salladı, kaşlarını kaldırarak,
-Ha, anladım. Ben de seni solist, assolist falan sandım, dedi. Feray kırık bir gülümsemeyle, ‘’Maalesef’’ cevabını verdi. “Ama Bekir ağabey her sesi beğenmez, sen gerçekten yeteneklisin o zaman,” diye ekledi garson. Feray çekingen bir tebessümle,
-Teşekkür ederim, kendi çapımda diyelim, dedi.
Garson işine döndü, Feray beklemeye devam etti. Birkaç dakika sonra Bekir gazinoya geldi. Feray’ı gördü, gözlüğünü çıkardı, yüzünü bir tebessüm kapladı. Feray ayağa kalktı, Bekir elini uzattı, selamlaştılar. Bekir,
-Konservatuvar sınavları burada yapılmıyor yalnız, yanlış geldiniz sanırım, diyerek güldü.
Feray gülümsedi,
-Teklifiniz için geldim, dedi. Bekir,
-Hoş geldin, safalar getirdin, diyerek devam etti. Feray’ı yazıhanesine buyur etti, odaya iki çay söyledi. Çaylar geldi, ince belli bardaklardan buhar yükseliyordu. Bekir, bardağını önüne çekip çay kaşığını hafifçe karıştırarak Feray’a baktı,
-Bak kızım, öncelikle beni ağabey, burada çalışan garsonları da kardeşin olarak görebilirsin; bizden sana yanlış olmaz. Bu akşam seni sahneye çıkaracağım. Sesinin beğenilip beğenilmeyeceği konusunda şüphem yok, sahnede rahat ol yeter, dedi. Feray heyecanla yutkundu. Parmakları çay bardağını sıkıca tutmuş, sıcaklığına sığınırken gözleri parlıyordu,
-Gerçekten mi? Ben böyle anında olacağını düşünmemiştim, dedi şaşkınlıkla. Bekir, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başını salladı,
-Ben zaten duymam gerekeni duydum, dedi. Böyle bir sesi imtihan etmeye gerek yok. Ne oldu, bir sıkıntı mı var yoksa? Eğer sen kendini hazır hissetmiyorsan önce küçük bir alıştırma yapar ya da yarına erteleriz. Zaten çok gerilmene gerek yok, rahat ol. Seyircileri arkadaş ortamındaymışsın gibi gör, dedi. Feray derin bir nefes aldı. Yıllardır içinde taşıdığı hayal, bugün ete kemiğe bürünecekti.
-Hazırım, dedi. Ama benim de kurallarım var; kendi doğrularımdan ödün veremem. Sadece sanatçı kimliğimle sahneme çıkar, işimi yaparım, diye devam etti. Bekir, sözleşmenin yazılı olduğu kâğıdı çıkardı, çekmecesinden bir kalem alıp kâğıtla birlikte Feray’a uzattı:
-Yaz buraya söylediklerini, altına imzanı at, ben de atacağım, dedi.
Feray kendi kurallarını satır satır yazdı, altına imzasını attı ve kâğıdı Bekir’e uzattı. Bekir kalemi alıp Feray’ın imzasının yanına kendi imzasını koydu. Ardından elini uzattı, tebessümle Feray’ın elini sıktı,
-Hayırlı olsun. O zaman bu akşam dokuzda sahnedesin. Söylemek istediğin parçaları sen seç, orkestraya da iletirsin. Orkestra saat yedide toplanır; sahneye çıkmadan önce parçaları birlikte denersiniz, dedi. Feray teşekkür etti. Bekir çayından son bir yudum alıp bardağı masaya bıraktı.
-Şimdi benim çıkmam lazım. Çocuklar sana gazinoyu gezdirsin, hazırlanacağın kulisi göstersin. Hem ortama da alışmış olursun, dedi ve ayağa kalktı. Feray başıyla onayladı. İçinde kıpır kıpır bir heyecan vardı. O da ayağa kalkarak Bekir’in ardından yazıhaneden çıktı. Garsonlar ona mekânı gezdirip sahneyi ve kulisi tanıttılar. Saat ilerledikçe orkestra ekibi ve diğer çalışanlarla tanıştı. Söyleyeceği şarkıların listesini verdi, küçük bir prova yapıldı. Akşam sekize doğru misafirler gelmeye başladı. Feray kuliste hazırlanıyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Askılıktan siyah beyaz puantiyeli bir elbise seçip giydi. Aynanın karşısında elbisesini düzeltti. Ellerinin titrediğini fark edince derin bir nefes aldı. Makyaj masasındaki ampuller sıcacık yanıyor, yüzünü olduğundan daha solgun gösteriyordu. Sandalyeye oturdu; yanaklarına hafif kırmızı bir allık sürdü, dudaklarını parlak bir rujla renklendirdi, gözlerine ince bir maskara çekti. Aynaya baktığında artık karşısında sadece heyecanlı bir genç kız değil, birazdan sahneye çıkacak bir sanatçı vardı.
Kulisin ince duvarlarından uğultular geliyordu; misafirlerin kahkahaları, garsonların koşuşturması, orkestranın kısa melodileri. Kapı aralandı, genç bir garson içeri uzandı:
-Feray abla, hazır mısın? On beş dakikan var, dedi. Feray aynadan garsona baktı, tebessümle başını salladı. İçindeki çarpıntı giderek artıyordu. On beş dakika sonra sahneye adım attığında spot ışıkları yüzüne vurdu. Gözleri kamaşıyor, kalbi hızlı çarpıyor, elleri hafif titriyordu. Mikrofonu kavradı ve orkestranın ilk notalarıyla “Azize’’ parçası ile başladı. İlk mısralarda nefesini zamanında alamadı ama seyirci fark etmedi. Orkestra şefine baktı; şef hafifçe başını sallayıp göz kırptı, eliyle “Panik yapma, ben toparlarım” dercesine işaret yaptı. Feray derin bir nefes aldı, nefesini doğru ayarlayıp devam etti. Ardı ardına birkaç şarkı söyledi. İlk heyecanını üzerinizden atmıştı. Sahne sırası sona ermişti ama içindeki istek hâlâ tazeydi. Salon güçlü alkışlarla doldu. Kenardan izleyen Bekir, gözlerini Feray’a dikmiş, yavaşça alkışlıyor ve tebessüm ediyordu. Feray onu gördü, orkestraya dönük bir tebessümle karşılık verdi. Sahneden kulise doğru çekilirken içinde büyük bir huzur ve gurur taşıyordu.
Bekir ardından kulise geldi. Ellerini kaldırıp gururla alkışladı.
-Bravo, bravo! Beklediğimin ötesinde, harika bir performans sergiledin. Seni çok beğendiler kızım, herkes “Bu kim?” diye soruyor, dedi.
Feray utangaç bir tebessümle başını eğdi,
-Teşekkür ederim ağabey, utandırıyorsun beni, dedi. Sesinde hâlâ sahnedeki coşkusu vardı. Bekir, ceketinin iç cebinden içi para dolu bir zarf çıkarıp Feray’a uzattı.
-Bu, senin bu geceki emeğinin karşılığı, dedi. Feray nazikçe zarfı aldı. Bekir,
-Artık bu utanmaları geç, çok daha güzel programlar seni bekliyor. Bizim çocuklar sana taksi çağırsın, yarına aynı motivasyonla bekliyorum, dedi. Feray,
-Tamamdır ağbi, dedi. Tekrardan teşekkür ederek “Yarın görüşürüz.” diye devam etti. Bekir çıktı. Feray, yüzünde başarmanın gurur verici hissiyle aynaya bakıp gülümsedi. Hazırlandı, gazinodan çıktı. Garson çocuklar kapıya kadar eşlik edip yoldan taksi çevirdiler. Tam o sırada arkadaşlarıyla birlikte gazinonun karşısındaki kıraathaneden çıkan Erdem, Feray’ı fark etti. Dikkatle baktı, arkadaşlarıyla vedalaşıp hızlı adımlarla gazinonun önüne doğru yürüdü.
-Feray! dedi şaşkınlıkla. “Ben seni Konya’ya döndü biliyordum.” diye devam etti. Mekânı süzdü;
-Ayrıca burada ne işin var? diye ekledi. Feray gözlerini kaçırdı, bir an öksürür gibi yaptı.
-Şey... Taksi geldi, gitmem gerek de... Daha sonra görüşelim mi? diye söze girdi. Erdem,
-Ben seni bırakırım, bir konuşalım; bir şeyler içelim istersen, diye karşılık verince Feray, ardında soru işareti bırakmamak için kabul etti. Taksiciye doğru,
-Tamamdır, başka bir araçla geçeceğim. Kusura bakmayın, iyi akşamlar, dedi. Garson çocuklardan İsmail, Feray’a doğru yaklaşıp,
-Bir sıkıntı yok değil mi abla? diye sordu. Feray bir sorun olmadığını söyleyip onlara da teşekkür ederek Erdem’le yakınlarda bir mekâna geçti. Birer çay söylediler. Erdem, Feray’a tekrardan neden Konya’ya dönmediğini ve gazino önünde ne yaptığını sordu. Feray çayını karıştırdı, çay kaşığını tabağın kenarına koyup,
-Ben bugün o gazinoda çalışmaya başladım, Erdem, diye söze girdi. Erdem’in içtiği çay boğazına takıldı. Şaşkınlıkla,
-Ne?! Nasıl yani? diye sordu. Feray çayından bir yudum alıp devam etti,
-O beni otogardan aldığın gün gittiğimiz mekân vardı ya... Hani sen benden küçük bir parça bir şeyler söylememi istemiştin, ben de çalan şarkıya eşlik etmiştim. Ardından sen lavaboya gitmiştin, o sıra bir adam geldi. Ben sana “Adres sordu.” dedim. İşte o adam bu gazinonun sahibi; bana gazinosunda çıkmamı teklif etti, ben o gün kabul etmemiştim. Konya’ya döneceğim gece Arzu ablayla oturduğumuz mekânda tekrar karşılaştık. Ee, ardı ardına tüm sınavlardan elenince belki burası bana bir kapı olur diye gittim bir görüştüm. Kötü insanlar değiller; garsonlar, orkestra ekibi olsun, keza Bekir ağbi de bana yanlış gözle bakmadı. Ben işe girerken kendi kurallarımı da belirttim, “O şartla kabul ederim.” deyip sözleşmeye kendi kurallarımı da ekledim. Bu akşam da ilk sahneme çıktım işte.
Erdem doğruldu, ellerini önünde birleştirip,
-Buralar öyle konservatuvarlar, sanat okulları gibi masum yerler değil Feray. Bugün seni ellerinde tutmak için şartlarını kabul eder; yarın onu senin haberin bile olmadan lağvederler. Paranın üzerine konarlar, üzerine borç yıkarlar. Başın beladan çıkmaz böyle yerlerde, dedi.
Feray derin bir nefes aldı,
-Ben bunları bilerek girdim buraya Erdem. Bütün kapılar birer birer yüzüme kapandı. Bir kapı çıktı önüme; onu da açıp açmamak benim elimdeydi. Belki de yol bu kapıdan geçiyordur dedim, açtım. Ben anamın kızıyım, beni kimse kolay kolay kandıramaz, dedi.
Erdem bir süre sessiz kaldı, elinin altında çay bardağıyla oynuyordu; bakışları oraya takılıp kaldı.
-Peki ya Melek abla? Onun haberi var mı? diye sordu kısık bir sesle.
Feray başını çevirdi, uzaklara baktı. Erdem’e dönüp,
-Ona bir sınavın daha yapılacağını, onu beklediğimi söyledim. Birkaç haftaya gerçekleri söylerim. Eninde sonunda duyacak, duyması da gerek zaten, dedi. Ardından çantasını alıp ayaklandı.
-Geç oldu, ben gideyim. Çay için teşekkür ederim, diye devam etti. Erdem de,
-Neyle gideceksin? Ben bırakırım seni, deyip ayaklandı. Feray, “Ben bir taksi çeviririm şuradan.” diye yanıtladı. Erdem cüzdanından para çıkardı; mekân sahibine göstererek çay tabağının altına koydu.
-Olmaz öyle şey, ben bırakırım seni. Hadi gidelim, dedi.
Feray’ı önden buyur etti; arabaya doğru ilerlediler. Erdem, Feray’ı Arzu’nun evine bıraktı. İki hafta sonra, Feray’ı gazinonun kapısında Bekir karşılamıştı. Omuzlarından tuttu; sevinçle hafiften sarsıp Feray’a sarıldı, -Kızım, gurur duyuyorum seninle, gurur! dedi. Feray ne olduğunu anlamamıştı, şaşırdı kaldı.
-Herkes seni konuşuyor; “Bu kız neden sahnede hak ettiği kadar kalmıyor?” diyorlar, diye devam etti. Feray’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu; şaşkınlıkla Bekir’e ne olduğunu sordu. Bekir, gelen misafirlerin Feray’ın performansını çok beğendiklerini, sahnede daha uzun süre görmek istediklerini söyledi. Cebinden içi para dolu bir zarf çıkartıp Feray’a uzattı,
-Bunun içinde işini görecek miktarda para var. İhtiyaçlarını karşıla, kendine dilediğin gibi sahne kıyafetleri yaptır. Önümüzdeki haftadan itibaren seni assolist olarak çıkartacağım; fotoğrafını çektirip afişlerini de bastıralım, dedi. Feray’ın karnında kelebekler uçuşmaya başladı; içi kıpır kıpırdı. Gözleri parlıyor, kalbi heyecanla çarpıyordu. Bekir’e teşekkür edip zarfı özenle çantasına koydu. Ertesi gün, bir hafta önce Kabataş’ta gördüğü giyim mağazasına gitti. Kendisine, içindeki coşku gibi, renk renk, canlı ve parlak elbiseler ısmarlatmıştı. Her biri adeta sahnede kendini göstermek için parlıyordu. Fotoğraflar çekildi, afiş basıldı.
Ve nihayet beklenen o gün geldi. Gazinonun kapısında kocaman bir poster asılıydı. Bu gece misafirlerin yarısından fazlası Feray’ı dinlemek için gelecekti. Feray’a özel bir kulis verilmişti. Eskiden paylaşılan o dar, kalabalık odanın yerini şimdi sakin, mütevazı, aynalı ve ışıltılı bir oda almıştı. Bir köşede vazo içinde taze karanfiller, masanın üzerinde yeni makyaj malzemeleri, duvarda ise yeni basılmış afişlerden biri asılıydı. Feray, aynanın karşısına oturmuş rujunu sürerken durdu, gülümsedi,
“Assolist Feray...” dedi alçak bir sesle, kendi kendine. “Ne kadar da garip geliyor kulağa.”
Ardından kapısı tıklatıldı. “Buyurun,” dedi meraklı bir sesle. Kapı hafifçe aralandı. Garson İsmail, elinde bir buket çiçekle başını uzattı,
-Feray abla, bunu Bekir ağbi gönderdi, diyerek buketi Feray’a uzattı.
Feray ayağa kalktı, buketi aldı; çiçeklerin kokusunu içine çekti ve teşekkür ettiğini söyledi. İsmail, “Bekir ağbi de birazdan uğrayacakmış abla.” deyip odadan ayrıldı. Feray aynada dikkatle kendine baktı; o bakışta hem çocuksu bir heyecan vardı hem de birazdan sahneye adım atacak bir kadının ağırlığı. Biraz sonra kapı yeniden çaldı. Bekir içeri girdi, elinde küçük kırmızı kadife bir kutu vardı.
-Bu gece senin Feray, ışığınla parla, dedi ve kutuyu uzattı. “Bu da senin.” diye devam etti.
Feray kutuyu açtığında içinde taşları parlak, zarif bir çift küpe vardı.
-Uğur getirsin, dedi Bekir. Feray’ın gözleri doldu, yüzünde çiçek açtıran bir gülümseme oluştu.
-Her şey için teşekkür ederim ağbi, dedi. Bekir, rica edip kapıya doğru yöneldi.
-Mikrofon sende Feray, göster kendini, dedi. Ve odadan çıktı. Feray aynanın karşısına geçti; küpeleri kulağına takıp tebessümle kendine baktı. Son hazırlıklarını yaptı, derin bir nefes aldı ve içeriden orkestra sesleri duyulmaya başlamıştı. Salonu dolduran tok bir ses, mikrofonu eline aldı,
-Ve sahnede gecenin yıldızı, gazinomuzun sevilen ismi, yeni assolistimiz Feray! diyerek takdim etti. Feray, mikrofonu elinde, şarkıya girerek salona teşrif etti. Alkış sesleri duvarları inletiyordu. Üzerinde göz alıcı, iddialı bir sahne elbisesi vardı. Canlı kırmızı saten kumaştan yapılmış, ışığı yakaladığında parlayan dokusuyla zarif bir dekolte tasarlanmış; bedene oturan kesimi onun zarafetini öne çıkarıyordu. Omuzlarından aşağıya inen, beyaz tüylerle süslenmiş gösterişli bir şalı vardı. Şalın üzerine tavus kuşu tüylerini andıran, zümrüt yeşili ve lacivert tonlarındaki işlemeler serpiştirilmişti. Bu detay, elbiseye hem sahne ışıltısı hem de asalet katıyordu. Boynunda kat kat inci kolyeler, kulaklarında uzun, sarkık taşlı küpeler... Alnını çevreleyen taşlı bir taç dikkat çekiyor; ortasında iri kırmızı bir taş göz kamaştırıyordu. Dudakları kıpkırmızı, saçları dalga dalga geriye taranmış, adeta sinema yıldızlarını andırıyordu.
Feray, sahneye adım attığı andan itibaren kadın, erkek herkes onun ihtişamına büyülenmişti. Sahne performansı kusursuzca akan, tek bir taşta bile takılmayan nehir gibiydi. Sesi salonda yankılanıyor, her notada seyircinin yüreğine dokunuyordu. Şampanyalar açıldı, kadehler birbirine tokuşturuldu. Bekir, salondaki köşesinde ayakta onu izliyordu. Yüzünde tebessüm, gözlerinde hem gurur hem hayranlık vardı. Şarkı bitince salon bir kez daha alkışlarla inledi. Işıklar biraz daha kısıldı; Feray başını eğip selam verdi. Alkışlar dinmedi, aksine her saniye daha da büyüyordu; insanlar yerlerinden kalkmış, elleri kızarana dek çırpıyorlardı. Bekir, Feray’ı bir kez daha tebrik ettikten sonra o geceki parasını verdi. Feray hazırlandı, taksi çağırmak üzere dışarı çıktı. Kapıdan çıkar çıkmaz tabela ışıklarının altında Erdem’i gördü. Ellerini cebine sokmuş, biraz heyecanlı, biraz da ciddi bir tavırla onu bekliyordu.
-Konuşabilir miyiz? dedi.
Feray şaşırdı,
-Erdem, senin ne işin var burada? diye karşılık verdi.
Erdem, yine kıraathanede olduğunu, afişi görünce eve geçmeden bir görüşmek istediğini söyledi. Feray’ın yüzü düştü. Derin bir iç çekip kafasını çevirdi.
-İstersen yine ben bırakırım seni, dedi Erdem.
Feray,
-Yok, gerek yok, kendim geçerim. Bir beş dakika konuşabiliriz; daha fazla duramam, yorgunum, dedi. Geçen gittikleri kafeteryaya geçtiler. Erdem önce Feray’ı tebrik etti. Daha sonra bir konu hakkında konuşmak istediğini söyledi. Feray önce teşekkür etti, sonra,
-Dinliyorum, dedi. Erdem’in elleri bardağın etrafında dolanıyor, gerginliği fazlasıyla dışa yansıyordu.
-Konuşacağım konu gazinoyla ilgili, dedi. Feray bu sözleri duyar duymaz gözlerini kaçırdı; konudan uzaklaşmak istercesine başını öne eğip derin bir nefes aldı.
Erdem aniden doğruldu,
-Feray, benimle evlenir misin? dedi kararlı bir ses tonuyla. Feray şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlerini kıstı, anlamaya çalışır gibi Erdem’in gözlerine baktı.
-Ne demek istiyorsun sen Erdem... ağbi... dedi Feray. Benden yaşça büyüksün, hem de gazinoyla ilgili dedin, oturdun, en uç yerden alakasız bir konu açtın. Bu nereden çıktı şimdi? diye karşılık verdi. Erdem, gözlerini Feray’dan ayırmadan konuşmaya devam etti,
-Bak Feray, Melek ablayı annem gibi severim. Sen de olgun ve naif bir kızsın; buralarda harcanmanı istemem. Bir memur maaşım, bir evim, bir de arabam var; yeter de artar. İstersen sen de çalışabilirsin, daha düzgün, daha güvenilir yerlerde... Ona zaten asla karışmam.” dedi. Feray, kafasını çevirdi, dalgacı bir şekilde güldü.
“Bir de çalışmama izin veriyorsun yani... Hem de daha düzgün, daha güvenilir yerlerde... Ne kadar düşüncelisin.” dedi alaycı bir tebessümle. “Sen bu teklifi, bile isteye kendi yolunu çizmekten kaçan, hayatta tek gayesi koca parasıyla yaşamak olan kadınlara sunabilirsin. Çünkü ben, hayallerime uzanan bu kapıyı kendi irademle açtım.” diye ekledi. Feray, çalıştığı yerdeki tehlikelerin farkındaydı ama her zaman bir erkeğin korumasına ya da onayına ihtiyaç duymadığını, bir kadının kendi ayakları üzerinde durabileceğini ve durabilmesi gerektiğini düşünüyordu. Çünkü o, annesini örnek alarak yetişmişti. Onun güçlü ve dik duruşu Feray’ın kendi karakterine de işlemişti. Erdem,
“Yarın bir gün adın çıkar, yoldan çıkmış derler; ondan sonra da kimse bakmaz! Ben sana burada daha emin bir yol açıyorum, görmüyor musun?” diyerek ayağa kalktı. Feray, duyduklarına inanamamıştı. Eliyle masaya vurup hızla ayağa kalktı. Burnundan soluyor, gözlerinden ateş püskürüyordu. Erdem’in yakasından tuttu,
“Hööstt! Bana bak ulan! Üç kuruş maaşınla beni satın alacaksın, sen mi kurtaracaksın beni? Ben burada namusumla şarkımı söyleyip alın terimle paramı kazanıyorum zaten, kimsenin yolunda yürümeye niyetim yok. Bir de eğitimci olacaksın; yazık senin öğrencin olan o yavrucaklara. Bir daha yanıma yanaşma. Yoksa o beni kurtarmaya çalıştığın tehlike sana bulaşır, kimse de kurtarmaya kalkmaz.” dedi ve bir hışımla Erdem’in yakasını bıraktı. Çantasını aldı, yoldan çevirdiği taksiye atlayıp oradan uzaklaştı. Taksi hızla gazino caddesinden ayrılırken Feray’ın elleri hâlâ titriyordu. Camdan dışarı bakıyor ama gördüğü hiçbir şeyi seçemiyordu sinirden. Gözlerinin önünde hâlâ Erdem’in yüzü vardı. Bir yandan öfke, bir yandan burukluk sarıyordu içini.
“Kurtarmakmış...” diye mırıldandı kendi kendine. “Sen o cahilliğinden kendini kurtar. Benim kurtulmaya ihtiyacım yok ki. Ben zaten yıllar önce kurtuldum.” Şoför, dikiz aynasından Feray’a baktı,
“Bir şey mi dediniz abla?” dedi. Feray, “Bir şey yok, kendi kendime konuşuyorum. Siz devam edin.” diye yanıt verdi.
Ertesi gün evden biraz daha erken çıkmıştı. İlk durağı emlakçılar oldu. Artık düzenli bir şekilde para kazanmaya başladığı için kendine küçük, eşyalı bir ev tutmak istedi. Daha sonra annesini arayıp durumu anlatacak, onu da yanına alacaktı. Annesine söylediği yalanı, Arzu’nun sayesinde iş bulduğunu, maaşının da çok iyi olduğunu söyleyerek devam ettirmişti. Günün sonunda gazino yakınlarında gönlüne yatan bir ev bulup tuttu. Arzu’yla vedalaşıp bugüne kadar gösterdiği misafirperverlik ve ilgisi için yürekten teşekkür etti. Akşam gazinoya gittiğinde Bekir’in ona sürpriziyle karşılaştı. Bekir, elinde bir kâğıt tutuyordu. Feray’a doğru tebessümle,
“Bak bakalım, elimde ne var?” dedi. Feray’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Ne o abi?” diye yanıt verdi. Bekir,
“Hazır ol kızım, artık sadece bu gazinonun değil, memleketin sesi olacaksın.” dedi. Feray, şaşırmış hâlde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Nasıl yani?” diye sordu. Bekir, elinde tuttuğu sözleşmeyi Feray’a uzatıp,
“Sana kaset çıkarıyoruz.” dedi. “Yapımcı bir arkadaşım var. O da arada buraya gelir. Geçen gece seni dinlemiş, çok beğenmiş. ‘Kesinlikle kaset çıkarmalıyız.’ dedi. Bu iş hem gazinomuzu ön plana çıkartacak hem senin kariyerin için büyük bir fırsat olacak.” dedi. “Ama sen de kabul edersen tabii ki.” diye ekledi.
Feray’ın yüzünde güller açmış, kalbi heyecanla çarpıyordu. Eline aldığı sözleşmeye göz attı. Derin bir nefes alıp,
“Böylesi bir fırsatı kabul etmez miyim ağbi?” dedi içindeki coşkuyla.
“Harikasın.” dedi Bekir. “O zaman yarın sabah erkenden stüdyoda oluruz, ben seni alırım.” diye devam etti.
Feray, her geçen gün hayallerine bir adım daha yaklaşmanın sevinci içerisindeydi. Bir gün, hem hayranlıkla dinlediği hem de şarkılarını sahnede seslendirdiği o büyük sanatçılar gibi parlayacağına yürekten inanıyordu. Ve buna çok yaklaşmıştı. Ertesi gün sabah, Bekir, Feray’ı evinden aldı, stüdyoya geçtiler. Sözleşme imzalandı. Provalarla birlikte kayıtlar akşama bitti. Feray, her geçen gün sesine daha çok hâkim oluyor, şarkıların duygusunu içselleştiriyordu. Bekir onu yakından izliyor, bazen bir öğretmen gibi sabırla yönlendiriyor, bazen de bir dost gibi yüreklendiriyordu.
Bekir ve Feray kayıt bitimi direkt gazinoya geçmişlerdi. İki gün sonra Feray, gazino çıkışı hiç beklemediği bir sürprizle karşılaştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, gördüğüne inanmakta zorlanıyordu. Kapının önünde, elinde çantasıyla annesi dikilmiş, yüzünde hem öfke hem de kırgınlık vardı. Feray, gözlerini kısıp dikkatlice bakarak,
“Anne?” dedi. Kollarını açtı, annesine doğru adımlarken Melek sinirlerini tutamayıp Feray’a sert bir tokat attı,
“Annen ya...” dedi.
Feray irkildi. Elini yüzüne götürüp gözlerini kapadı, gözleri dolmuştu. Kafasını kaldırdığında sokağın köşesinde uzaktan tanıdığı siluetin Erdem olduğunu fark etti. Anlık göz göze geldiklerinde Erdem, ellerini cebine sokup kafasını eğerek hızlı adımlarla sokağın başından dönerek kayboldu. Feray’ın içini hırs bürümüştü. Melek’e döndü, sesi titreyerek,
“Anne... lütfen beni dinle...” dedi. Annesi vurduğuna pişman olmuştu. -Neden bana hiçbir şeyden bahsetmiyorsun kızım? dedi üzgün bir ses tonuyla. Feray annesinin ellerini tuttu,
-Anlatacağım anne, her şeyi anlatacağım, diyerek yoldan geçen taksiyi durdurdu. Melek, sertçe, ‘’Ben bir yere gelmeyeceğim Feray, sen benimle geleceksin.’’ diye ısrar etti. Feray, derin bir nefes alıp annesini sakinleştirmeye çalıştı.
-Tamam anne. Ama önce konuşabileceğimiz bir yere gidelim vallahi her şeyi anlatacağım, dedi. Melek, burnundan soluyordu. Taksiye binip Feray’ın tuttuğu eve geçtiler. Ancak annesi evi görünce daha da öfkelendi.
-Sen bu parayı nereden buluyorsun Feray?! Kim bu çalıştığın insanlar? Erdem söylemese benim hiçbir şeyden haberim olmayacak! Diye çıkıştı. Feray, hemen annesinin dizinin dibine oturdu. ‘’O getirdi seni de gazinoya değil mi?’’ dedi sinirli bir ses tonuyla. Melek, omzunu dönmüş ama gözünün ucuyla Feray’a bakarak,
-İyi ki getirdi. Yoksa sen daha neler saklayacaktın benden, diye karşılık verdi. Feray, derin bir nefes alıp,
-Sakladığım bir şey yok anneciğim, bundan emin olabilirsin. Konservatuvara geldiğimden zaten hiç şüphen olmasın. Her şey öyle hızlı gelişti ki... Orada sınavı kaybedince başka çarem olmadığı için Konya’ya dönmeye karar vermiştim zaten. Döneceğim gece Arzu abla, ‘’Bu gece de burada kal, bir yerlere gidelim.’’ deyince bir mekâna geçtik. Sohbet esnasında da mekânda çalan bir şarkıya eşlik etmiştim o sıra yanıma bir adam geldi, sesimi çok beğendiğini söyledi. ‘’Gazinomda çıkar mısın?’’ dedi. Başta ben de korktum, düşündüm... Ama belki bana bir yol açılır umuduyla kabul ettim. Kendi sınırlarımı koydum, ‘’Bizden yanlış çıkmaz.’’ dedi. Ve inan bana, dediğini yaptı bana hep bir ağabey gibi davrandı. Sana da hemen sana söyleseydim, biliyorum... izin vermez, beni geri çağırırdın, dedi. Melek, kızının sözlerini sessizce dinledikten sonra tavrını bozmadı. ‘’Söylesen de söylemesen de fark etmezdi, dedi. Ben buraya seni almaya geldim. Eğer hâlâ “Burada kalacağım.” diyorsan, üstüne tek kelime etmeden giderim. Ama bil ki sana hakkımı helal etmem.’’ Feray, ne kadar uğraşsa da annesini ikna edememişti. Sonunda eşyalarını topladı, emlakçıya anahtarı teslim etti ve annesinin gönlü olsun diye bir süreliğine Konya’ya dönmeye karar verdi. Bekir’e şimdilik net bir şey söylemek istemiyordu. Sadece o gece için izin aldı, “Bir süre kafamı toplayıp sonra haber ederim.” diye düşündü. Açıkçası nasıl söyleyeceğini de bilmiyordu. Melek ve Feray öğle saatlerinde taksiyle Topkapı Otogarı’na geçtiler. Feray, firmanın yazıhanesine gidip bir saat sonraki Konya otobüsüne iki bilet aldı. Biletleri aldıktan sonra otogarın girişindeki çay ocağının önüne oturup iki çay söylediler. Motor sesleri, valiz gürültüsü arasında bir süre sessizce oturdular; ne Feray konuşabildi ne de Melek. Uzaktan, tanıdık bir ses eşliğinde müzik sesine karışan bir satıcının bağırışı yavaş yavaş onlara doğru yaklaşmaya başladı. Görünür hâle çıktığında Feray, üzerinde kendinin de fotoğrafının bulunduğu seyyar kasetçi arabasıyla karşılaştı. Annesini dürttü,
“Anne şuraya bak!” dedi. Ayağa kalktılar, yazıhanelerin hemen yanına duran kasetçinin yanına gittiler. Satıcı arabasını düzenlerken Feray,
“Hayırlı işler.” dedi. Satıcı kafasını kaldırmadan, alışılmış bir tonla, “Sağ olun ablam.” diye karşılık verdi. Feray bir an duraksadı, arabaya göz gezdirip fotoğrafına baktı.
“Bu kayıttaki kişi yeni mi?” diye sordu. Satıcı kafasını kaldırdı, Feray’la göz göze geldi.
“He, yeniymiş ablam. Ben de dün kasetçiler çarşısından aldım, vallahi iki günde üç kutu gitti. Hakkını veriyor amma.” dedi. Elindeki bozulmuş kaseti sararken bir yandan da Feray’a baktı.
“Yalnız sana da benziyormuş.” diye devam etti. Ardından tezgâhtan bir kaset alıp Feray’a doğru uzattı. “Kardeşin olsa bu kadar benzer.” dedi gülerek. Feray hafifçe gülümsedi ama ne diyeceğini bilemedi. O sırada Melek sessizliğini bozdu: “O benim kızım zaten.” dedi. Feray’ın yüzünde tebessüm oluştu. Satıcı şaşırdı, kafasını kaldırdı. Tekrardan dikkatlice Feray’a baktı.
“Gerçekten sensin.” dedi. Tezgâhın altından kalem çıkardı, Feray’a uzatarak,
“O zaman elindeki kaseti imzalaman farz oldu ablam. Bu arada sesin gerçekten kusursuz.” dedi. Feray teşekkür edip “Estağfurullah.” çekti. Kaseti imzaladı. O sırada otogarın girişinden otobüsün geldiğini gördü. Annesinin koluna girdi, “Hadi anne, geldi otobüsümüz.” diyerek adımlamaya başladı. Annesi, Feray’ın gözlerine baktı. Ellerini tuttu, “Bir yere gitmiyoruz.” dedi. Feray şaşırmıştı; daha dün akşam, “Buradan gideceğiz!” diye direten annesiydi.
“Nasıl yani?” diye sordu. “Gel biraz yürüyelim şöyle.” dedi annesi. Kol kola girip adımlamaya başladılar. Melek, Feray’a anlık sinir ve korkuyla fevri davrandığını söyledi. Satıcının arabasında çalan kasetini duyunca gururlandığından bahsetti. Onun içindeki hevesin gözlerinden parıldadığını, kendisi gibi bir hayat yaşamasını istemediği için o heves ve ışığın hiç sönmemesi gerektiğini, namusuyla çalışacağından hiç şüphesi olmadığını söyledi. İstanbul’da onunla birlikte kalacağını, hayallerine yürümesi gerektiğini vurguladı. Feray’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Annesinin elini öptü,
“Seni asla utandırmayacağım.” dedi. Annesi, Feray’ın ellerini avucunun içine alıp sıktı, “Sen benim kızımsın. Ondan hiç şüphem yok canım.” diye karşılık verdi. Feray, emlakçıya verdiği evi tekrar kiralamıştı. Artık gazinoda Feray’ın yanında annesi duruyor, ona refakat ediyordu. O gece, Konya’dan gelen otobüsün muavin koltuğunda yine Sakıp vardı. Terminale indiğinde, sokak lambasının loş ışığı altında, elektrik direğine yapıştırılmış bir afiş dikkatini çekti. Başta tam seçemedi ama biraz yaklaşıp dikkatlice bakınca, afişteki kızın terminalde çantasını kurtardığı, ilk görüşte vurulduğu Feray olduğunu fark etti. Kalbi ilk günkü gibi heyecanla çarpmaya başlamıştı. Dayısının, “Bir daha nerede göreceksin?!” dediği kız şimdi tekrar karşısındaydı. Sakıp, o gün çok ciddi bir karar vermişti. İstanbul’da kalıp Feray’ın yanına giderek ona olan aşkını söyleyecekti. Direkte asılı afişi söküp katlayarak cebine koydu. Ardından yazıhaneye telefon edip dayısına haber verdi. Dönüşte Konya’ya gelmeyeceğini, bir süre İstanbul’da arkadaşında kalacağını söyledi. Arabadan ceketini aldı, üzerine giydi. Bir ceket bir cüzdanla İstanbul’un karmaşık ve hızlı akışına ilk adımını attı. Katlayıp cebine koyduğu afişten Feray’ın sahneye çıkacağı adrese bakarak taksiye binip Aşıkâne’ye geçti. İçeri girdi, sakin bir köşedeki boş masalardan birine oturdu. Feray sahneye çıktığında gözleri parladı, içinde coşkulu bir heyecan oluştu. “Acaba beni tanıyacak mı?” diye sordu kendine içten içe. Bir bira söyledi. Hayranlıkla Feray’ı dinledi. Gece bitene kadar bekledi. Feray sahneden indikten sonra dışarı çıktı. Gazinonun önünde kapının hemen yanına geçti. Feray’ın çıkacağı anı gözlemledi. Birkaç dakika sonra Feray, annesiyle birlikte göründü. Sakıp, kalbi hızla çarparken öne atılıp,
“Feray, bir dakika konuşabilir miyiz?” dedi.
Gazinonun fedaisi ve garson çocuklar Sakıp’ı uzaklaştırdı. Feray ne olduğunu anlayamadan, annesinin yönlendirmesiyle çocukların çağırdığı taksiye bindi. Araç hareket ettiğinde Sakıp hâlâ arkasından sesleniyordu ama faydası olmadı. Fedai, Sakıp’ı mekânın önünden uzaklaştırdı. Sakıp, bir sonraki gün tekrar gelecekti. Bu kez daha erken gelip onu kapıda karşılamayı aklına koymuştu fakat yetişemedi. Akşam çıkış saatine yakın gazinonun karşısına geçti, Feray’ın çıkmasını bekledi. Feray ve annesi kapıdan çıktığında yanlarına doğru ilerledi. Sesini yükselterek,
“Feray Hanım! Bir dakikanızı ayırabilir misiniz?” dedi.
Feray, dikkatlice sesin geldiği yöne baktı. Sakıp’ın kapıya doğru yaklaştığını gören fedai öne atılıp,
“Ben sana buradan git demiyor muyum kardeşim?!” dedi sinirli bir tonda. Sakıp, “Kalmam gereken bir konu var ki buradayım bilader, sen neden her şeye karışıyorsun?” diye karşılık verdi.
Fedai, “Ne diyorsun ulan sen?!” diye Sakıp’ın üzerine doğru yürümeye başladı. Feray araya girip fedaiyi durdurdu, ardından annesine döndü. Çantasından anahtarını çıkarıp Melek’e uzattı:
“Sen eve git anneciğim, ben de birazdan gelirim.” dedi.
Melek, endişeli bir tavırla, “Feray...” dedi sesi titreyerek. Feray, ricacı bir bakışla annesinin gözlerinin içine baktı. Melek derin bir nefes alıp, “Beni merakta bırakma, olur mu?” diye ekledi.
Feray gözlerini kırpıp garson çocukları işaret ederek, “Merak etme, çocuklar yanımda. Zaten buralardan uzaklaşmayacağım, çok da geç kalmam.” dedi. Melek, garsonlara kısa bir bakış attı, çocuklar başlarıyla onayladı. Ağır adımlarla taksiye binip mekânın önünden uzaklaştı.
Feray, Sakıp’a dönüp, “Şimdi konuşabiliriz, buyur.” dedi.
Sakıp, “İçeride mi?” diye sordu. Feray, “İleri doğru adımlayalım istersen.” diye karşılık verdi. Garson çocuklardan İsmail, “Eşlik edeyim mi abla?” diye sordu. Feray, gerek yok dercesine bir işaret yaptı. Feray ve Sakıp caddenin ilerisine doğru adımlamaya başladılar. “Seni hatırladım.” dedi “Buraya gelirken terminalde çantamı kurtarmıştın.” diye devam etti.
Sakıp gülümsedi, başını hafifçe sallayarak onayladı.
“İşte o gün içimde tarifi olmayan bir duygu oluştu. Gözlerinde hapsoldum.” dedi kısık bir sesle. “Saflığına, güzelliğine gönlümü kaptırdım. O gün bugündür yüzünü unutamadım.” diye ekledi.
“Aslında yine sefer için gelmiştim. Açıkçası umudumu da kaybediyordum yavaş yavaş.” deyip devam etti sözlerine. Cebinden katladığı afişi çıkarıp Feray’a uzattı.
“İşte bu afişi görünce... Bu bana kaderin bir işareti dedim, bana burada kalıp şansımı denememi söylüyordu. Onu dinledim, Konya’ya dönmedim. Belki seni tekrar görürüm umuduyla.” dedi. Feray hafiften duygulanmıştı, duydukları karşısında sessiz kaldı, ne diyeceğini bilemiyordu. Sakıp, Feray’ın gözlerine baktı, “Belki de karşılığı olmayan bir sevdaya düşmüşümdür.” dedi.
Feray gözlerini kaçırdı, “Ben şu an için işime odaklandım, anneme verdiğim bir söz var.” dedi. Sakıp, aşkına karşılık bulamamıştı. Belirsizliğin içinde sessiz bir netlik hissediyordu. Yine de vazgeçmedi. Her gece gazinoya gelir, köşesinde geçer, her zamanki gibi içkisini alıp gece bitene kadar Feray’ı dinlerdi.
Feray, Sakıp’ı her gördüğünde içi sızlıyor, onun bu hâline dayanamıyordu. Gazino çıkışında onunla konuşmak istedi; fakat daha da incineceğini düşünerek vazgeçti. Bunun yerine, garson çocuklara haber verip Sakıp’ı kırmadan oradan uzaklaştırmalarını rica etti. Çocuklar, İsmail’i göndermek istemişlerdi; fakat İsmail, Sakıp’ın hâline en az Feray kadar üzülüyordu. Onu daha fazla incitmek istemediğinden gitmeyi reddetti. Bunun üzerine şef garson Vefa’yı yolladılar. Vefa ağır adımlarla Sakıp’ın masasına yaklaştı.
“Beyefendi,” dedi sakin ama kesin bir tonla, “patronun talimatı var. Tek birayla bütün gece masayı meşgul ettiğiniz için sizi çıkarmamız isteniyor. Lütfen meseleyi büyütmeyelim, gazinonun kararına uymanız gerekiyor.”
Sakıp, ne diyeceğini bilemeden şaşkınlıkla bakakaldı. Kısa bir itirazda bulundu; ancak sesindeki siteme rağmen karşısındakinin kararının değişmeyeceğini anlayınca bir an durdu, nefesini bastırdı. Sonra ceketini alıp sessizce ayağa kalktı ve gururunu toplayarak masadan uzaklaştı. Garson eşliğinde dışarıya çıktığında Feray ve annesi kapının önünde taksi bekliyordu. Sakıp, gözünün ucuyla Feray’a baktı, daha sonra yoldan geçen arabaya çevirdi gözlerini. İki adam, ellerinde silahla arabanın camlarından çıkmış namlularını gazinoya doğrultmuşlardı. Sakıp, tereddütsüz harekete geçti; Feray ve annesinin üzerlerine koşup uyarı niteliğinde bağırarak içeri doğru ittirmişti. Durumu ayıkan garson, yere düşen Feray ve Melek’in üstüne kapanmıştı. Sıkılan kurşunlardan birisi Sakıp’a isabet etti. Gazinonun fedaisi, silahını çıkarıp kolonun arkasına siper alarak arabanın ardından ateş etmeye başladı ama denk getiremedi. Gazinonun camları tuzla buz olmuş, Sakıp kanlar içinde yere yığılmıştı. Feray önce dondu kaldı, gözleri büyüdü, kulakları uğuldadı. Az önce onu gazinodan uzaklaştırmaya çalıştığını hatırladığı an içi buz kesti. Şokun etkisi geçince dizlerinin bağı çözüldü. Güç bela ayağa kalkıp Sakıp’a doğru yürüdü; her adımı pişmanlığın keskin bir sızısı gibi içine işliyordu. Yanına çöktüğünde nefesi düzensizdi; bakışları, kanın gömleğe yayılışında takılı kaldı. Sakıp acı içinde kıvranıyor, nefesi çatallanıyordu. Feray’ın boğazı düğümlendi.
“Ambulans çağırın!” dedi yüksek ve boğuk bir sesle. Sakıp’ı hastaneye kaldırdılar. Yanında Feray ve Vefa da gitmişti. Gazinoyu kapatıp Melek’i eve gönderdiler; ona İsmail ve fedai eşlik etti. Ne olur ne olmaz diye onlar da evi bekleyeceklerdi. Sakıp’ın koluna pansuman yapılıp serum takıldıktan sonra servise alındı. Refakatçi olarak yanında Feray kalacaktı. Olaydan yaklaşık bir saat sonra Bekir hastaneye geldi. Gazinonun rakip bir gazino tarafından kurşunlandığını açıkladı. Sakıp’la tanışıp durumunu sordu. Sakıp kendini tanıttı; Feray da söze girip onun kim olduğunu, nasıl tanıştıklarını ve o akşam neden orada bulunduğunu kısaca anlattı. Sesi sakindi, fakat üzerinde hâlâ yaşananların gerilimi vardı. Bekir, Sakıp’a teşekkür etti, “Dile benden ne istersen!” dedi babacan bir tonda.
Sakıp mütevazılıkla teşekkür ederken Feray araya girdi,
“İznin varsa, Sakıp’ın bizim gazinoda, benim yanımda çalışmasını istiyorum ağabey.” dedi. Sesindeki kararlılık yüzünden okunuyordu. Sakıp şaşırmıştı. Gözleri açıldı, Feray’a döndü. Feray, sakin ve onaylayan bir bakışla hafifçe gözlerini kırptı. Bekir başını sallayarak kabul etti. Sakıp artık gazinoda, Feray’ın yanında çalışıyordu. Onun ve annesinin sahne öncesi ve sonrası işlerini hallediyor, sahne arkasındaki düzeni takip ediyordu. Boş zamanlarında yazdığı şiirleri ve kısa şarkı sözlerini Feray’la paylaşmaya başlamıştı. Feray, Sakıp’ın yazdıklarına büyük bir ilgiyle yaklaşmış, zamanla bu ilgi içinde filizlenen başka duygulara dönüşmüştü. Kendini hazır hissettiği ilk anda hislerini açıkladı. Feray ve Sakıp o günden sonra kendi aralarında söz kesmiş sayıldılar. İkisi birlikte, bir gün albüm yapma hayaliyle kendi aralarında şarkı sözleri yazıp biriktirmeye başlamışlardı. İlerleyen dönemde Bekir, büyüme ve genişleme hedefiyle şehir dışında yeni mekânlar açmaya karar verdi. Gazinonun yönetim ve organizasyonunu paylaşmak için piyasadan eski dostu Refik’le ortak oldu ve şehir dışındaki işleriyle ilgilendiği süre boyunca gazinoyu ona emanet etmişti. O sıralar Feray’ın dinleyici kitlesi daha da genişledi. Hatta iş dünyasının tanınan isimlerinden Şadan Ertem, Feray’ın sesine ve güzelliğine hayran kalmış, neredeyse her akşam gazinoya gelir olmuştu.
Bir gün Refik’in yanına, yazıhaneye çıkıp, Feray’ı çok beğendiğini onunla tanışmak için ricada bulunmasını istedi. Refik, o gece program sonunda Feray’ı bulup yanına gitti. Feray mutfak tarafında garsonlarla sohbet ediyordu. Hepsinin elinde birer içki, gülüşüp günün muhasebesini yapıyorlardı. Refik, heyecanlı bir ses tonuyla “Feray, konuşmamız gerek!” diye içeri girdi. Garsonları süzdü; onların Feray’la olan samimiyetinden rahatsız olmuştu. Patronvari bir ciddiyetle, “Herkes işini yapsın, ne bu lakaytlık?” diye çıkıştı. “Şimdi bize azıcık müsaade edin. Gidip masaları toplayın, son müşterimizin de eksiğini isteğini kontrol edip ilgilenin.” diye devam etti.
Refik, Bekir’in tam tersi, kendini beğenmiş, paragöz, mafyacılık oynayan ve her pisliği yapabilecek kişiliğe sahip birisiydi. Garsonlar teker teker dışarı çıktı. Feray, merakla ne olduğunu sordu. Refik, ona Şadan’dan bahsetti. Çok saygın bir iş adamı olduğundan, kendisini çok beğendiğini ve tanışıp konuşmak istediğinden söz etti.
“Gazinomuza kazandırdığı para tek başına bilmem kaç müşteriye bedel. Hem hatrı büyük hem eli açık, böylesi müşteri bizim için yağlı kapı. Hem ileride burayı himayesine alırsa gazinonun önü hepten açılır. Bizim tek işimiz şimdi onu memnun etmek. Gel bir görün, tanış.” diye ekledi. Feray, Refik’in sözlerini ciddiyetle dinledikten sonra gözlerini kapayıp kafasını çevirerek dalgacı bir tavırla güldü. “Sen şaka mısın, içkiyi mi fazla kaçırdın dayıcım?!” dedi. Feray ilk günden beri Refik’ten hiç haz etmemişti, sırf Bekir için onun bu pis tavırlarına katlanıyor ve ağzını açmıyordu. Ama bu son dedikleri bardağı taşırdı.
Refik sözlerine,
“Çok ciddiyim Feray, adam salonda seni bekliyor.” diye devam etti.
Feray’ın gözlerini öfke bürümüştü. “Sen bana orospu muamelesi mi yapıyorsun ulan şerefsizin evladı?!” dedi sesini yükselterek. “Ben sözlüyüm sözlü, hiç mi birlikte görmedin bizi?” diye devam etti Sakıp’tan bahsederek.
Sakıp o gün İstanbul’dan arkadaşlarıyla buluşacağı için gazinoya gelmemişti; çıkışta Feray’ı almak üzere anlaşmışlardı. Refik, “Ben onu gönül eğlendirdiğin biri sanıyordum, senin medeni halini mi takip ediyorum ben! Ayrıca böyle bir adamı bulmuşsun, öylesi bir çulsuzda mı kaldı gözün?” diye savunmaya geçti. Feray duyduklarına daha da sinirlenmişti. Sertçe Refik’in yakasından tutup, “Sen boş zamanlarında pezevenklik mi yapıyorsun lan, sana ne benim gönlüm kime yanıksa eşşoleşşek!” deyip Refik’in kasıklarına diziyle sert bir tekme attı. Refik, olduğu yerde kıvranmaya başlamıştı.
“Bunların hesabı sorulur Feray!” diyerek öfkeyle mutfaktan çıktı. Kapının önünde dizili garsonları görünce durdu, bozuk atıp yazıhaneye çıktı. Çocuklar tüm olan biteni duymuştu. Feray mutfaktan çıkıp kapıda garsonları görünce, “Bu duyduklarınız sakın Sakıp’ın kulağına gitmesin!” diye uyardı ve öfkeyle kulise geçti. Duyduklarından rahatsız olan ve Refik’ten zaten hoşlanmayan İsmail ise ertesi gün her şeyi Sakıp’a anlattı. Sakıp sinirlenip önce Feray’la konuştu, ardından Refik’in odasını basıp karşısına dikildi. Gazinoda hava gerildi, ciddi bir tartışma çıktı. Sakıp’ın hesap soran tavrını hazmedemeyen Refik, onu mekândan kovmaya kalktı. Bu sefer Feray da olaya dahil oldu, “Senin ne haddine kovmak!” diyerek Sakıp’ı savundu. Refik öfkeyle ayaklanıp, “Ben buranın ortağıyım, patron sayılırım! Sadece onu değil, seni de kovarım! Hatta şu an kovuyorum!” diye çıkıştı. Feray çantasını aldı, “Çıkar bakalım bugün sahneye yerimi dolduracak birini!” diyerek Sakıp’la birlikte gazinodan ayrıldı.
Olanlar kısa sürede Bekir’in kulağına gitmişti. Bekir İstanbul’a geldi; Feray ve Sakıp’la ayrı, Refik’le ayrı konuştu. Refik’i gazinonun başından aldı, ortaklığına kâğıt üzerinde finansal yönden devam etti. Zaten açığını kapattığı an, Refik’le ortaklığına son verecekti. Ancak Şadan gazinoya gelmeye devam ediyordu. Bekir’in buna engel olma imkânı olmadığından, Feray ve Sakıp’tan durumu bir süre sineye çekmelerini rica etti. O günden sonra Feray ve Sakıp, ara ara sahneye birlikte çıkıp düet yapmaya karar verdiler; Bekir de buna izin vermişti. Ona rağmen Feray ve Sakıp’ın ilişkilerini ciddiye almayan Şadan, Feray’la kendisi konuşmaya karar verdi. En son sahneye çıktığı gece Şadan, Feray’a önden bir şampanya açtırdı. Programın bitiminde eline bir çiçek alıp tebrik etme bahanesiyle sahneye çıktı. Çiçeği Feray’a uzattığı sırada, yan masada oturan Sakıp sinirle sahneye fırlayıp Şadan’ın elinden çiçeği kaptı. Alaycı bir tebessüm ve sert bir ses tonuyla, “Teşekkür ederiz dayıcım, çok sağ ol!” dedi.
Şadan, Sakıp’ı tiye almadı, Feray’a dönerek, “Güzelliğiniz de sesiniz gibi eşsiz,” diye söze girdi. “İsterseniz bu akşam, isterseniz bir akşam birlikte bir yemeğe çıkalım,” dedi. Feray, kafasını çevirip umursamaz bir tavırla teşekkür etti. Sakıp araya girerek, “Yalnız hanımefendinin birlikte olduğu biri var zaten. Hem de şu an tam yanında,” dedi ve Feray’ın elini tuttu. “Umuyorum bu birliktelik mahşerde bile devam edecek,” diye devam etti. Feray başını kaldırıp Şadan’a baktı. Yüzünde oluşan hafif tebessümle, Sakıp’ın tuttuğu eli havaya kaldırarak, “Siz sanırım yanlış yere oynadınız,” diye ekledi. Şadan, Sakıp ve Feray’ı süzdü, alaycı bir yüz ifadesiyle, “O lakırdı gelip geçicidir, henüz resmiyette bile adını koymamışsınız. Hem bu delikanlının aşkı eli cebine gidene kadar sürer. Ben ise sana cennet gibi bir yaşam içinde evlilik vadediyorum, bir düşün isterim,” dedi. Sakıp, Şadan’ın gözlerine kilitlendi, “Bizim sözümüz hislerimizle oluştu! Kaşesini de kalbimize bastık. Aşk dediğin şey sadece bir nikâh belgesi veya para gibi kâğıt parçasından ibaret olsaydı; her evlenen birer Kerem ile Aslı olmaz mıydı?” diyerek sözü noktalamıştı. Şadan, karşısında edecek laf bulamadı. Feray’a döndü, “Teklifim hâlen geçerli, çok geç kalma,” dedi ve adamlarına işaret ederek mekândan ayrıldı.
İlerleyen günlerde Feray, Sakıp’ın bir arkadaşı aracılığıyla Maksim’de sahne alma fırsatı yakaladı. Ancak bunu Bekir’e söylemekten çekiniyorlardı; onun mekânı dışında bir yerde sahneye çıkmak, vefasızlık yahut saygısızlık gibi görünebilir diye düşündüler ama Bekir buna tam tersi olumlu yaklaşmış, memnuniyet duymuştu. Feray’a, Maksim gibi büyük bir gazinoda sahneye çıkmasının onu gururlandırdığını, bunun kariyeri için önemli bir adım olduğunu söyledi. Bir hafta sonra Feray, Maksim’de camianın en tanınmış isimleri arasında sahne aldı. O gece mekâna Zeki Müren, Gönül Akkor, Selami Şahin, Bülent Ersoy, Nesrin Sipahi, İzzet Altınmeşe, Füsun Önal ve Emel Sayın gibi saygın ve ağır isimler konuk olmuştu. Bu usta sanatçıların çoğu Feray’ın sesini beğenmiş, hatta Nesrin Sipahi, Selami Şahin ve Zeki Müren program çıkışında onu ayrıca tebrik etmişti. Zeki Müren, Feray’ı daha önce kaset ve posterlerden de duyup gördüğünü, emin adımlarla ilerlediği takdirde çok güzel yerlere geleceğini söyledi. Selami Şahin ise mütevazı tavrıyla, bir gün kendi bestelerini onun yorumuyla dinlemekten büyük mutluluk duyacağını belirtti.
Feray, aldığı bu kıymetli geri dönüşlerden ziyadesiyle mesut olmuştu. Kendini gösterme fırsatı bulduğu bu gecede karşısına, işin mutfak kısmından güçlü bir isim daha çıktı. İsmi sektörün başında gelen, usta sanatçılarla çalışmış tecrübeli prodüktör İlhami Bey’le tanıştı. İlhami Bey, sohbet sırasında Feray’a, “Eğer arzu edersen sana bir albüm hazırlamak isterim. Şimdilik para pul işlerini düşünme. Sesine güvenen insanın sermayesi nefesidir; ben riski alır, yolu açarım. Tutar mı? Onu zaman ve dinleyen tayin eder. Fakat bu gece duyduğum bana kâfi,” dedi. Bu sözler, Feray’ın kalbinde hem aydınlık bir umut hem de derin bir minnet uyandırdı. Üstelik İlhami Bey, dilerse menajerliğini de üstlenebileceğini belirtti. Bunun üzerine Feray, İlhami Bey’i Sakıp’la tanıştırdı; sevgili olduklarını ve sahne işlerini beraber yürüttüklerini söyledi. Sakıp, mütevazı bir edayla elini uzatarak kendini takdim etti. Müziğin görünmeyen tarafında duran o sessiz çaba da artık ışığa çıkmıştı. Feray’ın heyecanı gözlerinden taşıyordu. Tereddütle araladığı bu kapı, onu şans dolu bir yola sürüklemişti. Kısa süre sonra anlaşma sağlanıp sözleşme imzalandı. Albüm on iki şarkıdan oluşacaktı; beş eserin sözleri Sakıp’ın kaleminden çıkmıştı. Bu beş parçanın üçü Sakıp ile yapılacak düetlerdi. Kalan yedi eserde ise Feray, dönemin usta isimlerinin kıymetli bestelerini yorumlayacaktı.
Yaklaşık iki hafta sonra albüm çıktı. İlhami Bey’in güçlü tanıtımıyla satışlar kısa sürede revaç buldu; cadde duvarlarından meydandaki ilan panolarına, plakçılardan müzik dükkânlarının vitrinlerine kadar her yerde Feray’ın ilk albümü dikkat çekiyordu. Bu çıkışın ardından Feray’a pek çok yerden iş teklifi gelmeye başladı. Fakat o, kendisine kapı açan bu yeri terk etmek yerine, tam tersi, elde ettiği rüzgârı Aşıkâne’ye taşıyıp mekânın adını şehirde daha da ön plana çıkarmayı amaçlıyordu. Bekir’le vardığı anlaşma sonucu haftanın dört günü Aşıkâne’de, kalan günlerde ise davet edildiği farklı mekânlarda sahne alıyordu. Sakıp ise sahne işlerinin yanı sıra yaptığı başka iş birlikleriyle piyasada şarkıcılara söz yazarlığı yapmaya başlamıştı. İşler git gide büyüyordu. İlerleyen zamanlarda Sakıp ve Feray, elde ettikleri kazançlarla gelecek ve evlilik planlarını somutlaştırarak bir ev ve bir araba satın aldılar. Melek’i yeni eve yerleştirdiler; kendileri ise yoğun tempoda çalışmaya devam ediyorlardı. Verdikleri emek, onlara yalnızca maddi kazanç değil, güçlü bir itibar ve geniş bir seven kitlesi olarak geri döndü. Artık camiada hem bilinen hem de saygıyla anılan isimler hâline gelmişlerdi. Yakın zamanda evlenmeye karar verdiler. Nikâh işlemleri ve hazırlıklara başlamışlardı. Töreni, Bekir’in yeni açtığı bahçeli aile gazinosunda yapmaya karar verdiler. Sakıp, Bekir’in bu yeni mekânını çok beğenmişti, kendi hayalinde de bir gün böyle bir yer açmak vardı. Nikâh günü yaklaştıkça heyecanlar da artıyordu. Davetiyeler dağıtılmış, provalar yapılmış, sahne düzeni dahi konuşulmuştu. Feray’ın mutluluğu yüzünden okunuyor, Sakıp ise her ayrıntıyla bizzat ilgileniyordu.
Hazırlıkların bu tatlı telaşı içinde İsmail, elinde bir kutuyla Sakıp ve Feray’ın yanına geldi. “Bunu size getirdiler ablam, düğün hediyesiymiş,” diyerek kutuyu Feray’a uzattı. Gönderilen kutu ağır ve gösterişliydi; koyu vişne rengi kadife kaplıydı. Feray kapağı kaldırdığında içinden, ince oymalarla bezenmiş, gümüşten yapılmış zarif bir köstekli cep saati çıktı. Zinciri, birbirine sık dokulu halkalarla bağlanmış; ince işçiliğiyle göze çarpıyordu. Sakıp, saati eline aldığında kapağı hafif bir “klik” sesiyle açıldı. İç kadranında Osmanlı rakamları işlenmiş, ibreleri ise tam bir buçuğu gösterirken durmuştu; sanki zaman, bilerek ve inatla orada kesilmişti. Makine sessizdi. Ne tik sesi vardı ne de hareket. “Pili bitmiş bunun,” dedi Sakıp, yüzünde aldığı hediyenin şaşkın tebessümüyle. “Kim gönderdi acaba?” diye merak ettiler. Feray, dikkatle kutuyu inceledi fakat herhangi bir isim yoktu. “Sevenlerimizdendir, sağ olsunlar,” dedi Sakıp. “Ben sonra buna bir pil takarım.” Nikâh hazırlıkları tamamen bitmişti. Ertesi gün, Feray ve Sakıp'ın tüm sevenleri davete icabet edip bahçeye geldi. Zeki Müren'e özel olarak davetiye göndermişlerdi ama o, program yoğunluğu sebebiyle katılamayacağını bildirip tebriklerini iletti. Bekir yüzükleri taktı, kurdeleyi kesti. Feray ve Sakıp sahnede "Arım Balım Peteğim"le düet yapmışlardı. Danslar, müzikler derken nikâh memuru geldi, sahneye çıkıp masaya oturdular. İkisi de bu özel günde birbirlerinin hayat boyu yoldaşı olacağına söz verdikten sonra imzaları atmaya geçtiler. Feray imzasını attı. Sıra Sakıp'a geçti. Kalemi eline aldı, kâğıda eğildi. Tam imzasını tamamlamıştı ki bahçede üç el silah sesi yankılandı. Kalabalığın hareketli uğultusu bir anda karanlık bir sessizliğe büründü. Kısa bir an herkes, ne olduğunu anlamaya çalışarak donakaldı. Ardından çığlıklar yükseldi; davetliler paniğe kapılıp masaların altına sığınmaya başladı. Sakıp vurulmuştu. Bedeni kanlar içinde, imza attığı defterin üzerine yığıldı.
Saldırgan, altıpatlarını hızla pantolonunun beline sıkıştırıp bahçenin önünde bekleyen siyah Mercedes'e atladı ve araç büyük bir hızla olay yerinden uzaklaştı. Sakıp'ı vurduran Şadan'dı. Nikâhtan önceki düğün hediyesini de o göndermişti. Hediyeyle mesaj vermek istedi. Feray, her geçen gün daha iyi yerlere geldikçe onun da ilgisi daha fazla artmıştı fakat üst üste red yiyince, elde edemediği aşkı kıskandığı için sevenleri yarım bırakarak intikamını almış oldu.
Feray'ın bakışları boşluğa sabitlendi, olayın dehşeti zihnini kilitlemişti. Kalabalığın çığlıkları, koşuşturma sesleri ve hızla yaklaşan ambulansın sireni, kulaklarında derin bir uğultu şeklinde yankılanıyordu. Yaşadığı anlar, paylaşılan mutluluklar ve kurulmuş gelecek hayalleri bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gitti. Feray'ın gözlerinden süzülen her damla, yoksul bir mahallenin kış vakti taşan derelerinin evlere dolup eşyaları sürükleyen acımasız seli gibi durmaksızın akıyor, yüreğini talan ediyordu. Sakıp hastaneye kaldırıldı. Onca çaba ve acil müdahalelere rağmen bu kez kaderin son hükmüne boyun eğmek zorunda kalmıştı. Sakıp'ın ailesi, acılarının ağırlığıyla Feray'ı suçlasa da onun içi zaten ayrı kan ağlıyordu. Cenazenin ardından, gece kimseye haber vermeden gazinoya geçti. O gün sahne kapalıydı; içeride sadece temizlik yapılıyordu. Tezgâhtan büyük bir rakı şişesi aldı, kulise girip kapıyı kilitledi. Paketini çıkardı, bir sigara yaktı. Masanın üzerinden Sakıp'la birlikte çekildiği fotoğrafı eline aldı. Uzun uzun baktı. Kimseyi duymak, kimseyi görmek istemiyordu. Boğazında bir yumru oluştu o günden beri gitmeyen; aklında sadece o üç el silah sesi yankılanıyordu verilen sözler ve kurulan hayaller eşliğinde. Zihnindeki o uğultunun arasında boğuk bir ses araya girdi; kapı çalıyordu. Ses etmedi. Kapının çalışı ısrarla devam etti, ardından tanıdık bir ses yükseldi: "Benim abla, İsmail!" diye. Yavaşça ayağa kalktı, anahtarı çevirip kilidi açarak yerine oturdu.
İsmail kapıyı açıp içeri girdi. "Herkes seni arıyor abla, merakta bıraktın bizi. Burada ne yapıyorsun?" deyip söze girdi. Feray, sigarasından derin bir nefes çekti, gözleri fotoğrafa sabitlenmişti. "Çok seviyordu ulan, babamdan çok seviyordu beni! Delikanlılığına hayran bıraktı. Korkusuzdu, çok çalışkandı, işini bilirdi. Herkese çok sevdirdi kendini. Sevdiği için canını verecek kadar cesurdu, verdi... Yar'ım olmuştu sol yanıma, yarım bıraktı şimdi... Alıştırdı beni kendine, âşık etti, gitti. Ben ne yapacağım şimdi İsmail? Her şey kursağıma dizildi, o kurşun Sakıp'la birlikte bana da sıkıldı." dedi, sesi titreyerek.
Kelimeler boğazına takılıyordu. Söyleyemedikleri, sustuklarından daha ağırdı. İki parmağının arasında sigara, eli rakı dolu bardağa uzandı. Bir yudum aldı. "Yarın gidiyorum buralardan..." dedi kısık ve yorgun bir sesle. "Hatıraları toplamaya geldim. Her şeyimi sırtıma yükledim, memlekete dönüyorum."
İsmail bir anda ne diyeceğini bilemedi. Yutkundu, gözleri yerdeydi. Kafasını yavaş yavaş kaldırıp Feray'ın gözlerinin içine baktı. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. “Yapma be abla, acına ortağız, hepimizin içi yanıyor. Çok iyi anlayabiliyorum seni ama bırakma bizi.” dedi. “Mecburum koçum...” diye cevapladı Feray, “Ben sevdiğimi toprağa gömdüm, bundan sonra aynı heyecanla burada bu işlere devam edemem, ona haksızlık edemem.” diye ekledi. Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı ağır ağır savruldu.
“Sen de buralarda kalma. Burası duru bir göl gibi görünür fakat altı bataklık gibidir. Önce insana çekici gelir, sonra insanı içine çeker... Hiç beklemediğin bir gün sessizce sırtından vurulursun her anlamda. Sen delikanlı çocuksun, layığın iyi yerlerde olmak. Genç yaşında buralarda kendini çürütme.” deyip son noktayı koymuştu. O günden sonra annesini de alıp Konya’ya döndü. Bir süre sahnelerden uzak kaldı; kimseyle görüşmüyor, hiçbir yere gitmek istemiyordu. Ancak bir gün annesiyle yaptığı konuşma, içinde tekrar moral ve motivasyon filizlendirdi. Artık normale dönmesi gerekiyordu; Sakıp’ın da kendisini böyle görmesini istemezdi. Yarım kaldığı yerden tekrar başlamaya karar verdi ve harekete geçti.
İstanbul’a döndüğünde direkt Bekir’in yanına gitmişti. Uzun zaman sonra Feray’ı karşılarında gören Bekir ve çocuklar, onu sevinç ve içten bir rahatlamayla karşıladılar. Feray’ın ilk adımı, Sakıp’ın hayalini gerçekleştirmek oldu. Bekir’in açtığı aile mekânı Bahçe Gazinosu’na ortak oldu. Orada hem sahne alıyor hem de sanatçı arkadaşlarını davet ederek organizasyonlar düzenliyordu. Zamanla edindiği çevre ve topladığı destekle bir sanat akademisi açmaya karar verdi. Orada, kendi gibi bu yola baş koymuş kız çocuklarına burs sağlayacak; onları karanlık ve tehlikeli ortamlara sürüklenmekten koruyarak, temiz ve ilham verici bir sanat dünyasına yönlendirecekti. Başta Bekir ve usta sanatçılar olmak üzere birçok arkadaşı projeye destek verdi. Feray, akademiye sadece ilk başladığı yer olarak değil, Sakıp’la ikisinin birbirini en güzel şekilde tanımladığı ismi vererek “Aşıkâne” adını koydu.
-SON-
kalumanist
FERAY
MELEK
KAZIM
ERDEM
SAKIP
BEKİR
İSMAİL
REFİK
ŞADAN
GAZİNO
SAHNEDE
STÜDYODA
SAKIP'LA
ZEKİ MÜREN'LE
SELAMİ ŞAHİN'LE
GÖNÜL AKKOR'LA
MÜSLÜM GÜRSES'LE
FERDİ TAYFUR'LA
İSTANBUL TOPKAPI OTOGARI
KUMKAPI BALIK LOKANTALARI
MAKSİM GAZİNOSU
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist
Siz de yazdığınız yazılarınızı E-posta adresimizden bize ulaştırın, sayfamızda size de yer verelim.