-
Avni, kentin göbeğindeki AVM’nin bodrum katında son hazırlıklarını yapıyordu. Yılbaşı yaklaşmış, şirket onu bu defa Noel baba olarak hediye dükkanına göndermişti. Kendisi, kof bedeniyle Noel baba kılığına girecek son kişiydi. Kendini kat kat iri gösterecek, çift taraflı, içi yün dolu minderi kafasından geçirip üzerine kostümü giydikten sonra kemerini bağladı. Sakalını ve şapkasını da taktıktan sonra içinde mağazanın verdiği küçük hediye paketleri dolu kırmızı bez torbayı da sırtına atıp AVM’nin giriş katındaki hediye standının önüne çıktı. Parasını böyle kazanıyordu, onun işi animatörlüktü ama içinde hep bir komedyen olma hayali yatıyordu. Kapıdan giren her çocuğa torbasından bir hediye uzatmaya başladı. Ardından ondört, onbeş yaşlarında üç çocuk geldi, arkasından torbayı çekiştirip kendi aralarında gülüşmeye başladılar. Avni dönüp onları uyardı. Onlara zaten birer hediye vermişti ama yaptıklarını kesmeleri için bir tane daha uzattı. Ancak çocuklardan iri yapılı olan, uzattığı hediyeye eliyle vurup torbayı sertçe çekti; torbayı sırtına atıp kahkahalarla koşmaya başladılar. Avni, durmaları için seslendi. Onları defalarca uyarmıştı ama dinlemediler. AVM’nin içinde kısa sürede bir kovalamaca başladı. Avni, tam torbayı alan çocuğun ensesine elini atacakken, çocuklardan biri öne atılıp ayağına çelme takınca yere kapaklanması bir oldu. Çocuklar, yerde çaresizce yatan Avni’yi tekmeledikten sonra torbadaki hediyeleri çantalarına doldurdular ve kırmızı bez torbayı onun üzerine doğru fırlattılar. Avni, stanttan iki hediye daha alıp kendisine hareket yaptıktan sonra kaçan çocukların ardından öylece bakakaldı. Mağaza müdürü, olayın ardından Avni’nin savunmasızlığını görüp üç beş çocukla bile baş edemediğini fark edince, onu gönderen şirketle iletişime geçip yerine başka birini göndermelerini istedi. Avni duruma sesini çıkaramamıştı. Ertesi gün onu yeniden palyaço olarak başka bir mağazanın açılış etkinliğine gönderdiler. Aynı çocuklar bu kez yanlarında büyükleriyle gelmiş, “Bizi döven adam bu” diyerek Avni’yi işaret etmişlerdi. Halbuki o, çocuklara dokunmamıştı bile. Ne kadar kendini açıklamaya çalışsa da çocukların yanında gelen adamlar olayın aslını dinlemeden Avni’nin üzerine saldırıp onu darp ettiler. Çevrede müdahale eden kimse yoktu; herkes elinde kameralarla olayı videoya alıyordu. Yan mağazanın güvenliği koşarak gelip adamları ayırdıktan sonra olay yerini dağıttı. Avni adama teşekkür etti. Yediği dayağın acısıyla iş yerine gidip kostümünü teslim ettikten sonra psikoloğu Gaye hanımla olan randevusuna geçti. Yaşadığı bazı içsel sıkıntılardan dolayı uzun süredir bir psikologla görüşüyordu. Seansın başında bir sigara yaktı; olanlar aklına gelince yine kontrolü olmayan kahkaha krizine girmişti. Çocukluğunda ortaya çıkan Patolojik Gülme ve Ağlama hastalığı onun kontrol edemediği baş belasıydı. Bu hastalık onda nörolojik bir bozukluk nedeniyle beklenmedik anlarda sık, kısa süreli ve yoğun biçimde kontrol edilemeyen gülme krizi nöbetlerine yol açıyordu. Bazen kahkahası o kadar yoğun ve acı dolu görünüyordu ki bu durum çoğu zaman ağlama ve derin bir üzüntü hissiyle karışırdı. Psikoloğuna o günü ve dün AVM’de yaşadığı olayı anlattı. Psikoloğu, insanların zor zamanlardan geçtiğini, bunun da insanları hırçınlaştırıp gereksiz bir gerginliğe sürüklediğinden bahsetti. Ondan geçen hafta, bu seansa tuttuğu günlük defterini getirmesini rica etmişti. Avni, çantasından hafif yıpranmış, karton kapaklı, siyah telli bir defter çıkarıp uzattı. Gaye Hanım defteri eline aldığında, sayfaları rüzgârı yüzüne hafif esinti savuracak şekilde çevirmeye başladı. Defteri biraz inceledi; günlüğünden çok içindeki çizimler ve esprilerle göz göze geldi. Avni, “O benim hem günlüğüm hem de şaka defterim. Eğer bir gün sahneye çıkarsam diye komik düşüncelerimi ve gözlemlerimi de not ediyorum,” diye söze atladı. Psikoloğun asıl dikkatini çeken ise üstüne basılarak yazılmış, “Ölümüm yaşamımdan daha anlamlı olur umarım.” sözü olmuştu. Dışından okuyarak tekrar etti. Avni, sözü duyunca güldü. Gaye Hanım ciddiyetini koruyarak, “Buraya gelmek nasıl bir his, konuşacak birinin olması iyi geliyor mu?” diye sordu. Avni, hastaneye kapatıldığında daha iyi hissettiğinden bahsetti. Psikolog, “Peki, neden kapatıldığını hiç düşündün mü?” diyerek sorusunu sürdürdü. Avni gözlerini kaçırdı, sigarasından derin bir nefes çekip, “Bilmiyorum...” diye karşılık verdi. Doktordan ilacının dozunu arttırıp arttıramayacağını sordu ama psikoloğu zaten yeterince ilaç kullandığını, bunlardan birinin mutlaka fayda sağlayacağını söyledi. Bu haftanın seansı da sona ermişti. Akşam eve geçmeden önce sokağın altındaki eczaneye uğrayıp annesinin ilaçlarını temin etti. Ardından hemen yandaki büfeden de akşam için bir şeyler aldıktan sonra kendini evinin bulunduğu sokağın başına çıkan yokuşa vurdu. Avni, annesi Mehtap’la birlikte eski bir rezidansın üçüncü katında yaşıyordu. Annesinin eklemlerindeki kireçlenme ve yaşı gereği pek çok rahatsızlığı nedeniyle, evlatlık vazifesini yerine getirmek üzere onun yanında kalıp ona yardımcı oluyordu. Eve geçtiğinde annesi, televizyonun karşısındaki kanepeye oturmuş; dizine battaniyesini çekmiş, omzuna şalını atmış, önündeki meyve tabağından aldığı mandalinayı soyuyor, hevesle bu haftaki programın başlamasını beklerken önden verilen reklamları izliyordu. Avni’nin eve geldiğini duyunca içeriden seslendi; “Hoş geldin cancan.” Evet, annesi ona cancan diyordu. Bu hayatta ona can olan tek kişi ve tek şey Avni’ydi. Onu, bu kötü ve karanlık dünyaya neşe saçmaya gelmiş bir insan olarak tanıtmıştı kendine küçüklüğünden bu yana; bu söz artık ikisi için de kalıplaşmış bir inanç hâline gelmişti. Mehtap, Avni’ye girişte posta kutusunu kontrol edip etmediğini sordu. Avni, baktığını ama henüz bir cevap gelmediğini söyledi. Mehtap, içinde bulundukları maddi ve manevi sıkıntıya çare olması umuduyla, zamanında yanında çalıştığı iş adamı Fehmi Bey’e bir mektup yollamış, ondan gelecek cevabı bekliyordu. Beklediği program da Fehmi Bey’in içinde bulunduğu büyük bir yardım derneğinde adaylığını koyduğu başkanlık seçimleri için davet edildiği “Leventçe Şovlar” programıydı. Avni, aldığı atıştırmalıklardan bir tabak hazırlayıp salona getirdi; sehpayı önlerine çektikten sonra annesinin yanına oturdu. Program başlamıştı. Aynı zamanda seyirci tarafında oturan Avni, Fehmi Bey stüdyoya giriş yapıp kendini tanıtmaya başladığında yüksek sesle,
-Sizi seviyoruz yeni başkan! diye bağırdı. Stüdyoda kahkahalar patladı. Fehmi Bey konuşmasını yarıda kesip seyirci tarafına döndü, sesin kimden geldiğini sordu. Avni, ayağa kalkıp el salladığında lokal ve tüm gözler onun üzerine çevrildi. Nerede yaşadığını soran Fehmi Bey’e, annesiyle birlikte burada yaşadığını söyledi. Bunu duyan seyirciler tekrar gülüşmeye başladılar. Avni, annesinden başka kimsesinin olmadığını ve ona baktığını ekleyince, ortam sessizleşti. Fehmi Bey başını sallayıp onu tebrik etti; annelerin kutsal olduğunu, insanın hayatta en büyük sorumluluğunun onlara sahip çıkmak olduğunu söyleyip Avni’yi sahneye davet etti. Yani, Avni ekran karşısında, bir gün o programa çıkmakla süslediği hayallerine bir yenisini daha eklemişti.
Ertesi gün iş yerinde, büyük ortak kuliste herkes hazırlığını yaparken o da kendi kıyafetlerinin bulunduğu dolabın önünde palyaço ayakkabılarını açmaya çalışıyordu. O sırada iş arkadaşlarından Rıza abi selamını verip kulise girdi. Kendi dolabını açıp eşyalarını yerleştirirken Avni’ye dönüp, “Dün mağaza önünde sana saldırmışlar, geçmiş olsun,” dedi. Avni ayakkabılarla uğraşmayı sürdürürken, “Üç beş tane genç irisi çocuk, ergenler işte peşlerine düşmenin bir mantığı yok,” diye yanıt verdi. Rıza abi buna karşı çıktı. “Böyle düşünüp gidersen senden her şeyini alırlar. Dışarısı açık hava tımarhanesi olmuş,” dedi. Ardından dolabından küçük siyah bir çanta çıkarıp Avni’nin yanına oturdu; kimseye göstermeden çantayı ona uzattı. Avni, “Bu ne?” diye sordu. Paketi açıp baktığında bir tabancayla karşılaştı. Gülmeye başladı, Rıza’ya dönüp, “Şaka yapıyorsun, değil mi?” dedi. Rıza abi, bunu yanında bulundurması gerektiğini, dışarıda tefecisine, balicisine, yankesicisine karşı lazım olabileceğini söyledi. Avni, “Rıza abi, iyi de benim silahım olamaz ki.” diye söze girdi. Rıza abi gülümsedi. “Sen onu dert etme. Kimsenin bilmesine gerek yok, bir gün karşılığını verirsin,” deyip kendi işine yöneldi. Ardından kulise iş yerinin eğlencesi, Cüce Sadık girdi. Rıza abi her zamanki gibi Sadık’ın boyuyla ilgili bir espri patlatıp tüm kulisi güldürdü. Sadık, Avni’yi Patron Rıfat’ın çağırdığını haber vermek için gelmişti. Avni de şakanın üstüne bir şaka daha ekleyip kahkahalar eşliğinde patronun ofisine çıktı. Rıfat, Avni’nin sürekli bir kavgaya karışmasından şikâyetçiydi. Ayrıca AVM’deki hediye dükkânından çaldırılan mallar için maaşından bir miktar kesmesi gerektiğini söyledi. Avni itiraz etti; bunların zaten dağıtılmak üzere hazırlanmış hediyeler olduğunu savunduysa da Rıfat konuyu kapattı ve bir daha herhangi bir hatasının işten atılmasıyla sonuçlanacağını belirtti. Avni akşam eve döndüğünde, annesinin isteği üzerine posta kutusunu bir kez daha kontrol etti ama yine boştu. Eve çıktığında annesine, mektupların neden bu kadar önemli olduğunu, Fehmi Bey’in yanında en son otuz yıl önce çalıştığını ve onlardan nasıl bir yardım beklediğini sordu. Annesi, Fehmi Bey’in çok iyi bir adam olduğunu, yaşadıkları hayatı görse mutlaka kendini kötü hissedip üzüleceğini ve onlara yardım edeceğinden söz etti. Avni, annesine parayı ve kendisini dert etmemesini, hazırladığı stand-up gösterisinin bitmesine az kaldığını; büyük programlara sunduğunda kabul edilecek kadar iyi olduğunu anlattı. Annesi onun bu hevesini ve hayalini anlıyor ve destekliyordu ama başarabileceğinden emin değildi. Avni annesini yatırdıktan sonra salonda televizyon kanallarını gezmeye başladı. Hep dinlediği bir müzik kanalında durdu; sevdiği bir parça çalıyordu. Aynı zamanda dans etmeyi de seven biriydi. Gündüz Rıza’nın verdiği tabancayı eline alıp incelemeye başladı. Müzik hareketlendikçe ayağa kalkıp müziğin ritmine kapıldı. Silah elindeyken sanki bir poligondaymış gibi denemeler yapıyor, oyun oynarcasına eğleniyor; her adımda silahı bir sağına bir soluna savuruyordu. Salonun boş bir duvarına odaklanıp tetiği çekti. Kurşun, duvar kâğıdını delip geçti. Patlamanın ardından panikle kendini yere atıp televizyonun sesini sonuna kadar açtı, ne yapacağını şaşırmıştı. Ayağa fırladı, duvarı kontrol etmeye gittiğinde annesi Mehtap içeriden seslenerek, patlamadan korkup ne olduğunu sordu. Avni, hiçbir şey olmadığını, film izlediğini ve sesin oradan geldiğini haykırdı. Annesi daha kısık sesle izlemesi için uyardıktan sonra televizyonun sesini kısıp silahı saklayarak yatağına geçti. Sabah işe giderken evin yakınlarındaki okulda yan komşuları Safiye ve kızı Yağmur’a denk geldi. Okulun dışarısında duvara yaslanıp fark ettirmeden, onları bir süre mutlulukla izledi. Avni, Safiye’den hoşlanıyordu. Safiye, eşinden boşanmış, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıp hayatını kızına tutunarak sürdüren bir kadındı. Safiye, kızını bıraktıktan sonra tramvaya binip işine doğru yol aldı. Avni de aynı tramvaya bindi. Kalabalığın içinde birkaç adım gerisinde durup ne fazla yaklaştı ne de gözünü ayırdı. İneceği durağa kadar onu uzaktan, fark ettirmeden izledi. Aslında tek istediği, çalıştığı yeri öğrenmekti. Safiye, bir bankada gişe memuru olarak çalışıyordu. Avni, akşam iş çıkışı şirketin bulunduğu muhitin içindeki kültür merkezine geçti. O gece sahneye çıkan komedyenleri izledi, yapılan şakalardan çalışır olanları günlükle karışık not defterine kaydetti. Eve döndüğünde de bu notları masanın başında yeniden gözden geçirdi. Gece yarısına yakın kapısı çalındı. Kapıyı açtığında karşısında Safiye vardı. Şakacı bir ifadeyle, ‘’Bugün bankayı soymak için mi peşimden geldiniz?” dedi. Avni, mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi. ‘’Silahım var, isterseniz yarın gelirim,” diye karşılık verdi. Safiye gülerek cevapladı. Onun da mizacı canlı, yüzü güleçti. “Çok komiksiniz Avni Bey” dedi. “Bey demenize gerek yok,” dedi Avni. Stand-up gösterileri yaptığını, isterse bir gün izlemeye gelebileceğini söyledi. Safiye memnuniyetle kabul etti. Daha sonra gitmesi gerektiğini söyleyip vedalaşarak kapının önünden ayrıldı. Avni, onu her gördüğünde sanki bahar gelmiş gibi içinde çiçekler açıyordu. Safiye evine girene kadar arkasından gülümseyerek baktı. Sonra kapıyı kapattı; yüzündeki istemsiz gülümsemeyle kapıya yaslanıp bir süre sadece hayale daldı. Ertesi gün şirket, Avni’yi palyaço olarak iki çalışanla birlikte hasta çocukların bakım ünitesine göndermişti. Gösteri sırasında Avni’nin beline sıkıştırdığı silah bir anlık dikkatsizlikle yere düştü. Telaşla geri alıp saklamaya çalıştı ama artık çok geçti; çocuklardan hemşirelere kadar herkes durumu fark etti. Avni, paniğini bastırıp bunun bir oyuncak olduğunu söyledi. Ardından hokkabazlık malzemelerinin arasından, namlusundan çiçek çıkan oyuncağı çıkarıp göstererek durumu toparlamaya çalıştı. İş çıkışı, Rıfat, Avni’yi aradı. Sert bir dille çocukların bulunduğu bir ortamda üzerinde silah bulundurmasının ne anlama geldiğini sordu. Avni, hastanede yaptığı gibi durumu gizlemeye çalışıp bunun bir aksesuar olduğunu söyledi. Rıfat, kısa bir sessizliğin ardından tavrını tamamen değiştirdi. Geçen gün Rıza’nın, onun kendisinden silah istediğini söylediğinden bahsetti. Bunun bir hata değil, bilinçli bir davranış olduğunu ekleyip ardından, tek kelime daha ettirmeden Avni’nin işine son verdiğini bildirdi ve telefonu kapattı. Avni, telefonu bir süre daha elinde tuttu. Ekran kararmıştı ama kulağındaki uğultu dinmiyordu. Yüzünde makyajı, kafasında peruğu ve palyaço kostümleriyle metro girişine doğru yürürken kalabalığın içinde eriyip gittiğini hissetti. Kimse dönüp bakmıyordu, kimse ne olduğunu merak etmiyordu; zaten kimse kimsenin ne olduğuyla ilgilenmiyordu artık. Turnikelerden geçti. Merdivenleri inerken sanki yerin dibine çekiliyordu. Floresan ışıklar, içindeki sönmeye yüz tutmuş ışık gibi titriyordu. Gecenin son metrosu da onunla birlikte perona girdi. Çıkardığı rüzgâr tokat gibi yüzüne çarpıp geçmişti. Vagona bindi, kapılar kapandı. Avni kendine en uzak köşeyi seçti, oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Nefesi düzensizdi. Gülmek istiyordu ama istemiyordu da aynı zamanda. Göğsünün içinden kopup gelen o tanıdık ses boğazına dayandı. Dişlerini sıktı, başını eğdi. Ama yine de kaçamadı. Kısa, boğuk, rahatsız edici bir gülüş sızdı dudaklarının arasından. Çaprazında üç genç adam oturuyordu. Üzerlerinde temiz, pahalı kıyafetler; ellerinde son model telefonlar vardı. Önce kendi aralarında konuşup gülüyorlardı. Sonra içlerinden biri Avni’yi süzdü. Gülüşmeler kesildi. Vagonun içinde artık tek bir gülüş vardı: Avni’ninki. Uzun ve keskin bir bakış saplandı üzerine. Ardından uzaktan atılan bir nârayla, içlerinden en baskını; ‘’Bize mi gülüyorsun ulan sırık?!’’ diye bağırdı. Adamlar yerinden kalkıp geldi, Avni’nin başına dikilip aynı soruyu tekrarladı ama o gülmeye devam ediyordu. Stres arttıkça krizleri sıklaşıyor, göğsüne bastıran o tanıdık ağırlık nefesini daraltıyordu. Kendini ifade etmeye çalıştı. Dudakları aralandı ama ağzını açtığında tek bir kelime bile çıkmadı; kelimeler boğazında düğümleniyordu. İçlerinden biri Avni’nin peruğunu çekip kendi kafasına taktıktan sonra dalga geçmeye başladı. Avni hâlâ gülüyordu. Bir an duraksadı, bir hastalığı olduğunu söyledi. Böylesi bir kriz tuttuğunda insanlara kendinin açıklamak amaçlı; üzerinde bu durumun neden kaynaklandığına dair daha detaylı açıklaması olan bir kartı bile vardı. O kartı göstermek için çantasına uzandı. Tam çantanın ağzını açarken gençlerden bir diğeri çantayı çekip aldı. Avni, çantasını geri almak üzere ayaklandığında peruğu takan genç Avni’nin kollarını kavradı, karnına gelen bir diz darbesi ve yüzünde hissettiği yumrukla Avni yere savruldu. Metro rayların üzerinde sarsılırken, metal zeminin soğuğunu sırtında hissetti. Yerde tekmelenmeye devam ediyordu. O an her şey durdu. Elini ceketinin içine doğru atıp belinden silahını çekerek gençlerden ikisini orada göğsünden ve alnından vurdu. Silahı üçüncüye doğrulttuğunda adam kaçmaya çalıştı; Avni bacağına ateş edince demirlerden destek alarak birkaç adım sürüklendi. Tren son istasyona girdiğinde, yaralı genç vagondan kendini dışarı atıp bacağını tutarak kaçmaya çalıştı. Avni, o anki öfkeyle iki el daha ateş edip sırtından vurarak onu da orada yere düşürdü. Yaptığı şeye inanmak istemiyordu ama içindeki öfkenin ateşi, vicdanının sesini bastırmıştı. Silahı çantasına tıkıştırdı, başı önde, hızlı adımlarla istasyondan uzaklaştı. Eve vardığında doğruca yan komşusu Safiye’nin kapısını çaldı. Cesaretini, soğuğa karşı giyilen bir kaban gibi üzerine geçirmişti. Lafı dolandırmadan, ondan hoşlandığını söyledi. Safiye utandı; gözlerini yere indirdi, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Sonra başını kaldırıp Avni’ye baktı ve kendisinin de aynı duyguyu taşıdığını söyledi. Avni, Safiye’nin ellerini tuttu. Ardından birlikte dışarı çıktılar. Yılın ilk karı sessizce yağarken saatlerce sokak lambalarının altında, yürüyüp konudan konuya atladılar. Avni, bunca yıldır hiçbir kadının bırak elini tutmayı, karşısında durup onunla böyle konuştuğunu bile hatırlamıyordu. Gökyüzünden süzülen kar taneleri, yeni başlangıçlara yağan küçük umutlar gibiydi. Ertesi gün iş yerine eşyalarını toplamaya gittiğinde arkadaşlarının elinde günün gazetesi vardı. Hepsi, ana sayfanın başlığında bir palyaçonun yer almasının kendileri açısından hem iyi hem kötü olduğu üzerine tartışıyordu. Başta Cüce Sadık ve diğerleri Avni’ye geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra Gürkan, Avni’ye çocuk hastanesine neden silah götürdüğünü, Celil de bunun, şovunun yeni bir parçası olup olmadığını sorunca kendi aralarında gülüşmeler başladı. Kulisin ilk aynasında makyajını yapan Rıza ise, “Bu şekilde işten atılmak çok adaletsiz,” diyerek sohbete dahil oldu. Avni durdu. Bakışlarını yere indirip derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarında beliren silik bir gülümsemeyle başını kaldırdı ve arkadaşlarına dönerek, bu soruların cevabını Rıza’dan alabileceklerini söyledi. Rıza, aynadan Avni’ye baktı. Elindeki makyaj kalemini sertçe masaya bıraktı, ayağa kalkıp arkasını döndü. Ne demek istediğini sordu. Avni, silahın ona ait olduğunu, hatta hâlâ bunun için ona borçlu olduğunu söyleyince Rıza iyice sinirlendi, Avni’nin üzerine doğru yürüdü. Ortamdakiler araya girip kargaşayı engelledikten sonra Avni, çantasını alıp sessizce kulisten çıktı. Eve geçtiğinde annesi salonda televizyon izliyordu. Kapıyı kapatıp montunu astı, sessizce salona geçti. Annesinin heyecanla takip ettiği program, Fehmi Bey’in konuk edildiği bir haber yayınıydı.
-Hoş geldin cancan, bak ekranda kim var? dedi annesi.
Avni ne olduğunu sorduğunda, metro cinayetlerinin konuşulduğunu söyledi. Sunucu, Fehmi Bey’e olayla ilgili sorular yöneltiyordu. Avni kumandayı alıp sesi biraz açtı, kanepeye oturdu ve dikkatini ekrana verdi. Fehmi Bey, metroda vurulan üç gencin kendi şirketinde çalışan, temiz, ahlaklı ve gayet çalışkan çocuklar olduğunu savundu. Sunucu, halk içinde zengin karşıtı grupların oluştuğunu, bazı talihsiz kesimlerin katilin tarafını tuttuğunu söyleyince Fehmi, bunun son derece vahim bir durum olduğunu, şehrin tehlikeli bir yola sürüklendiğini dile getirdi. Ardından, şüphelinin palyaço maskeli bir adam olduğunu söyleyen görgü tanığı hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, bu ihtimalin yüksek olduğunu belirtti. Böylesine soğukkanlı bir eylemi ancak kendi yüzünü göstermeye cesaret edemeyen, maskenin ardına saklanıp kendisinden daha şanslı olanlara imrenen korkak bir soytarının yapabileceğini söyledi. Daha sonra, bu tür insanların hayatta bir yere gelemedikçe, bir yerlere gelmiş olanların gözünde daima palyaço olarak kalacağını ekledi. Avni, arkasına yaslanıp bir sigara yaktı ve dudağının kenarında oluşan gülümsemeyle ‘’soytarı’’ kelimesini tekrar edip gülmeye başladı. Ertesi gün, öğle saatlerinde bu haftanın seansı için psikoloğuyla görüşmeye gitmişti. Aklını karıştıran bazı şeylerden bahsederken Gaye hanım iki defa ard arda lafını kesip araya girmeye çalıştı. Avni, duruma sitem etmişti. Kendisinin asla dinlenmediğini, her hafta aynı soruları sorup geçiştirildiğini söyledi. Benim tüm düşüncelerim olumsuz, ama siz beni dinlemiyorsunuz. Hayatım boyunca gerçekten var olduğumu hissedemiyorum ama artık insanlar da anlamaya başladı, diye ekledi. Gaye Hanım sözlerine kestiği yerden devam etti, bu kez dert yanan kendisiydi. Fonlarının kesildiğini, haftaya kliniğin kapanacağını söyleyip bunun son görüşmeleri olacağını belirtti. Senin benim gibi insanlar önemsenmiyor diye ekledi. Avni, ilaçlarını nasıl alacağını, kime danışacağı merakına cevap alamadı. Kendisine ilaç olacak başka bir yola girmişti. Geçen gün stand-up izlediği kültür merkezine bu kez sahneye çıkmak üzere gitti. Cüzi bir ücret karşılığında açık mikrofonda sıraya adını yazdırdı. Beyaz gömleğinin üzerine koyu bordo cepkenini giymiş, altına cepkenle uyumlu pantolonunu ve kahverengi ayakkabılarını geçirmişti. Kuliste sırasını beklerken, günlükle karışık şaka defterini son kez gözden geçiriyor, yazdığı esprilerin üzerinde sessizce çalışıyordu. Ve gecenin beklenen anı geldi. Sunucu, önden takdim için sahneye çıkıp konuşmaya başladı; “Sıradaki konuğumuz kendini sokağın kahkahası diye tarif ediyor. Çok genç yaşlarında ona, hayatının amacının bu soğuk ve karanlık dünyada; kötü, narsist ve duygusuz insanların arasına neşe ve kahkaha saçmak için gelmiş olduğu söylenmiş. E o zaman, bir de kendisinden dinleyelim! Karşınızda AVNİİİ!” diye alkışlar eşliğinde sahneye davet edildi. Bu gece onu izleyenler arasında Safiye de vardı. Avni’yi sahneye çıktıktan sonra seyirciyle göz göze gelince heyecanından gülme krizine girdi. Salon da onunla birlikte gülüyordu, yadırgamadılar. Bir süre sonra nefesini toplayıp gülüşünü kelimelere bırakı. Şovuna kaldığı yerden devam etti, kendisini tanıtıp yazdığı gösteriyi oynamaya başladı. Gösteri aynı zamanda kayda da alınmıştı ve nihayet sorunsuz bitirdi. Herkes gösteriyi çok beğenmişti, kahkahalar hiç eksik olmadı. Safiye gösteri bitimi, Avni’nin yanına gelip onu tebrik etti. Beraber mekândan çıktılar, yine birlikte, el ele eve doğru yürürken bir büfenin gazete standında, ‘’Katil Palyaço Kayıplarda!’’ başlıklı haber Avni’nin dikkatini çekti. Safiye’den izin isteyip durdu; gazeteyi alıp manşeti incelemeye başladı. Alt köşede, kalın puntolarla atılmış bir başlık daha vardı; “O bir eşkıya mı? Yoksa kahraman mı?”
Safiye, bu palyaçonun bir katil değil, aksine bir kahraman olduğunu söyleyerek lafa girdi. En azından şehirden üç serseri daha eksildi, diye ekledi. Avni ona dönüp gülümseyerek, ‘’Katılıyorum!’’ dedi. Tam o sırada gözleri önlerinden geçen bir taksiye takıldı.Arka koltuğunda, palyaço maskeli bir adam oturuyordu. Avni’yle göz göze geldiler. İkisinin de birbirlerine bakarken adeta gözleri parlıyordu. Avni, taksi köşeyi dönüp kaybolana kadar bakışlarını ayırmadı üzerinden. Oradan ayrıldıktan sonra Safiye’yle bir kafeye geçtiler. Gece yarısına kadar oturup sohbet ettiler. Eve geldiğinde televizyon açık, annesi koltukta uyuyakalmıştı. Onu yatağına götürmek için kaldırdığında Mehtap gözlerini aralayıp gününün nasıl geçtiğini sordu. Avni, hiç beklemediği kadar güzel geçtiğini söyledi. Televizyondan yayılan müziğe ayak uydurup annesiyle birkaç adım dans ederek onu odasına kadar götürdü. Mehtap’ı yatağına yatırdıktan sonra odadan çıkmak üzereyken annesi, Fehmi Bey’e yeni bir mektup yazdığını, ertesi gün postaya verilmesi gerektiğini söyledi. Avni başını salladı. Salona geçtiğinde unutmamak için masanın üzerindeki zarfı alıp cebine koyacaktı ki, hep annesinin bu adama ne yazdığı merakını gidermek için zarfı açtı. Mektubu çıkarıp tekli koltuğa oturdu ve okumaya başladı. Satırlarda şunlar yazıyordu;
Sevgili Fehmi,
Muhtemelen yakında öleceğim, çünkü çok hastayım. Yedi aydır senden bir cevap alma umuduyla birçok mektup yazdım ama hiçbirine karşılık alamadım. Belki ulaşmadılar, belki de cevap vermek istemedin… Muhtaç olmasam yıllar sonra seni rahatsız etmek istemezdim. Oğlunla birlikte yardımına ihtiyacımız var. Fehmi, tek umudumuz sensin. Senden tek ricam, bizi sevip saygı duyacağın insanlar olarak görmen.
Seni daima seven, sevgilin Mehtap…
Avni mektubu bitirdiğinde içi daraldı. Kâğıt elinde buruştu, nefes alışverişleri hızlanmıştı. Odada ne varsa gözüne ilişen, eline gelen her şeyi savurdu; masanın üstündeki eşyalar yere saçıldı. Gürültüye uyanan annesi yerinden doğrulup odadan seslendi. Avni yanına gitti, kapı eşiğine yaslanıp titreyen bir sesle okuduklarının doğru olup olmadığını sordu. Mehtap gözlerini kaçırdı. Bir an sustu, sonra başını öne eğip yavaşça salladı. Bu sessizlik Avni’yi daha da çıldırttı. İçindeki öfke annesine de yönelmişti. Mehtap da kendini tutamadı; bağırdı, ağladı, sesini yükselterek Avni’yi sakinleştirmeye çalıştı. Sözler üst üste bindi, cümleler yarım kaldı. Salona geçtiler, oturup konuştular. Ertesi gün Avni, Fehmi Bey’in evinin bulunduğu semte gitti. Sokaklarda sadece kuş cıvıltıları vardı. Evler yüksek duvarlı, çevresi ağaçlar, yeşillikler ve çeşit çeşit çiçeklerle çevriliydi. Villanın önüne vardığında kapının hemen önünde, küçük bir çocuğun tek başına oyun oynadığını gördü. Bu, Fehmi Bey’in oğlu Mete’ydi. Cebinden palyaço burnunu çıkarıp taktı. Ardından sihirli değneğini eline aldı. Çocuğun dikkatini çekmek için küçük numaralar yapmaya başladı. Elinden kaybolan bir bozuk para, Değneğin ucundan çıkan bir demet çiçek ve havalı kornaya Mete gülmeye başlamıştı. Avni tam onunla konuşmaya çalışacağı sıra kapının yanından biri belirdi.
Fehmi Bey’in dostu ve aynı zamanda yakın koruması olan Aziz Efendi’ydi bu. Sert bakışlarla Avni’yi süzdü. ‘’Sen kimsin? Burada ne işin var?’’ Avni doğruldu. Fehmi Bey’le görüşmeye geldim, dedi. Ardından, Ben Mehtap’ın oğluyum. Annem yıllar önce burada çalışmıştı.’’ diye ekledi. Aziz Efendi bir an duraksadı. Avni’ye yaklaşıp daha dikkatli baktı. ‘’Tanıyorum.’’ dedi. ‘’Evet... Sen onun oğlu musun?’’ Avni başını salladı. Sesini alçalttı. ‘’Annem her şeyi anlattı. Fehmi Bey’le aralarında geçenleri biliyorum. Zaten buraya da konuşmak için geldim.’’ dedi. Aziz Efendi’nin yüzünü alaycı bir gülüş sardı. Aynı sakin ama soğuk ses tonuyla cevap verdi, ‘’Annenle Fehmi Bey arasında hiçbir şey olmadı. Annen hasta bir kadındı. Hayal görüyordu.’’ Bu sözler Avni’nin kanına dokunmuştu. Öfkeyle kapının demir parmaklıklarından ellerini geçirip Aziz Efendi’nin yakasına yapıştı, kendine doğru çekti. Küfürler savurmaya başladı. Aziz Efendi sertçe karşılık verdi. Derhal buradan gitmezse polis çağıracağını söyledi. Avni bir an durdu, sonra yakasını bıraktı. Aziz’i sertçe itip arkasını döndü. Hızlı adımlarla villanın önünden uzaklaştı. Yüksek duvarlar ve kapalı kapılarla cevaplanmamış sorulardı ardında kalanlar. Eve vardığında hava çoktan kararmıştı. Binanın önünde bir ambulans ve hemen yanında polis ekipleri duruyor, mavi kırmızı ışıklar sokağın cephesinde titreşiyordu. Avni adımlarını yavaşlattı, görevlilerin kapıdan sedyeyle birini çıkardığını gördü. Kalp atışları hızlanmıştı. Bir an için neye baktığını anlayamadı. Sonra sedyeye biraz daha dikkatli bakınca annesiyle göz göze geldi. O an başından aşağı kaynar sular döküldü sanki. Dizlerinin bağı çözülmüş, korku bedenini bir ağ gibi sarmıştı. Görevlilere ne olduğunu sordu, sesi titriyordu. Cevap beklemeden onlarla birlikte ambulansa bindi. Gerçeği, siren sesleri eşliğinde, daracık ambulansın içinde öğrendi. Hastaneye vardıklarında Mehtap’ı doğrudan acil servise aldılar. Avni’yi durdurup şu an için yapabileceği bir şey olmadığını söylediler. Ardına baka baka yavaş adımlarla dışarı çıktı. Annesini bir an olsun bırakmak istemiyordu. Acil servisin önündeki banka oturdu. Bir sigara yaktı. Dumanı içine çekerken gözleri boşluğa takılı kaldı. Biraz sonra yanına bir komiser ve bir polis memuru geldi. Avni, dikkatini o yöne verdi, polislerle göz göze gelince doğruldu. Komiser, kendisine birkaç soru sormak istediklerini ama evde bulamayınca annesine sorduklarını söyledi. ‘’Biz o soruları sorunca anneniz fenalaştı, nefes alışverişleri hızlandı, yere yığılıp kafasını sehpanın kenarına çaktı, gerisini biliyorsunuz zaten,’’ diye sözlerine devam etti. Avni sigarasından son bir nefes çekip bankın yanındaki küllükte söndürdü. Ayağa kalktı ve polislere bir adım yaklaştı. Tavırlı bir şekilde, ‘’Doktor felç geçirdiğini söyledi, dedi.’’ Ardından sesi yükseldi, ‘’Hayır anlamıyorum, ne sormuş olabilirsiniz de bu hâle geldi!?’’ diye çıkıştı. Komiser üzgün olduğunu belirtti ama görev ciddiyetini elden bırakmadan sorulara devam etmesi gerektiğini vurguladı. Avni, bir anlık patlaması için özür diledi. Komiser, geçen hafta yaşanan metro cinayetlerini bilip bilmediğini sordu. Avni cebinden sigara paketini çıkardı. İçinden bir dal alıp paketi polislere uzattı. İkisi de eliyle reddetti. Sigarasını yaktı ve bir nefes çekip, ‘’Duydum’’ dedi. Üç genç için de talihsiz bir durum olduğunu söyledi. Komiser, not alırken konuşmayı sürdürdü; Çalıştığınız şirketin patronu Rıfat’la da görüştük. Çocuk hastanesine silah götürdüğünüz için işten çıkarıldığınız bilgisini aldık, dedi. Avni, her zamanki yalanını tekrar etti, artık kendisi bile o silahın aksesuar olduğuna inanmaya başlamıştı. Polis memuru araya girdi, ‘’O zaman neden kovuldunuz?’’ diye sordu. Avni, soğuktan kızarmış burnunu çekti, istedikleri kişi olmadığım içindir, dedi. Sigarasını söndürdü. Annemle ilgilenmem gerekiyor, diyerek kapıya doğru yöneldi.
Tam uzaklaşırken komiser arkasından seslendi. Elinde bir kart vardı. Kartı sallayıp Avni’ye göstererek, patronundan kartını da aldıklarını söyledi. Gülme sorununuz gerçek mi, yoksa şovunuzun bir parçası mı? diye devam etti. Avni olduğu yerde durdu. Derin bir nefes aldı, başını yavaşça çevirip komiserin yüzüne baktı. ‘’Şovumun bir parçası mı?’’ diye tekrar edip Alaycı bir gülüşle, bilmem, dedi. Sizin merkezde güldüğünüz zamanlar olmuyor mu? Diye onlara soruyla karşılık verip içeri doğru doğru yürüdü. Avni odaya, annesinin yanına çıktığında ardından Safiye de geldi. Avni’nin ellerinden tuttu, geçmiş olsun dileklerini sunup, yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu. Elinden ne gelirse yapabileceğini söyledi. Avni, teşekkürlerini sunup şu an için bir şeye ihtiyacı olmadığını belirtti. Safiye, yine uğrayacağını söyleyip tekrar geçmiş olsun dileyerek odadan ayrıldı. Mehtap artık yatakta solunum cihazına bağlı yaşamını sürdürüyordu. Avni annesinin yatağının yanına çöktü, ellerini tuttu, öptü. Gözleri doldu, ona cancan diyen annesine can olamadığına üzülüyordu. Tekrar elini öptü, sehpaya uzanıp kumandayı aldı. İkisinin de sevdiği programı, Leventçe Şovlar’ı açtı. Koltuğa oturdu. Kafası bulanıktı; bakışları bir noktaya takılıp kalıyor, düşüncelere dalıp kayboluyordu. Bu haftaki programın konuğu istemeden kendisi olmuştu. Geçen hafta çıktığı açık mikrofondan alınan görüntüler ekrana geldi. Başını çevirip televizyona baktığında kendisini görünce donakaldı. Kumandayı aldı, televizyonun sesini açıp dikkatle izlemeye başladı. Sunucu, başarısız stand-up denemelerinin derlemesini yapmış, resmen alay ediyordu. Avni bunu görünce bozuldu, yüzü kızardı, kaşlarını çatıp burnundan solumaya başladı. Kumandayı elinde sıkarak, yapılan alaycı eleştirileri kaldırmayıp kanalı değiştirdi. Karşısına çıkan haber kanalında kırmızı bantla geçen “Son Dakika” yazısı dikkatini çekti. Halk sokaklara dökülmüştü. Protestocuların neredeyse tamamının suratında palyaço maskesi takılıyken, ellerindeki pankartlarda Fehmi Bey’i hedef alan sert ifadeler yazılıydı. Olaylar, Fehmi Bey’in bir hafta önce katıldığı haber programında, halkın büyük bir kısmını küçümseyerek onlara “palyaço” demesiyle fitillenmişti. Kalabalık, ertesi gün yapılacak seçim toplantısının düzenleneceği otelin önünde toplandı. Fehmi Bey kendisine protesto hakkında röportaj için uzatılan mikrofonlara soğukkanlı bir ifadeyle konuştu; İnsanlarda bir sorun olduğunu, onları fakirlikten kurtarmak ve hayatlarını düzeltmek istediğini, kullandığı kelimelerin de bu niyetle söylendiğini anlatıp dernek başkanlığına adaylığını koymasının sebebinin de bu olduğunu ekledi. Sözleri kalabalığı yatıştırmak yerine daha da öfkelendirmişti. Otelin önünde, “Palyaçoyuz hepimiz, onur tek sermayemiz!” Fehmi, fazla yüksekten uçma!” sloganları yankılanıyordu. Avni ekrana gururla bakarken gürültünün, öfkenin ve maskelerin arasında kendine ait bir şey bulmuş gibiydi. Dudaklarının kenarında, farkında olmadan bir gülümseme belirdi. Bunu fırsat bilip ertesi gün seçim toplantısının yapılacağı otele gitti. Protestocuların arasından polis barikatlarını aşıp acil çıkış kapısından otele girdi. Gizlice personel odasını bulup aldığı otel görevlisi kostümünü giydikten sonra masanın üzerinde duran yaka kartını takıp toplantı yemeğinin bitmesini bekledi. Yemekten çıkan Fehmi Bey’i görüp ardına takıldı, lavaboya gidiyordu. O da ardından lavaboya girdi. Ellerini yıkarken yanına geçti, gözleriyle Fehmi’yi süzmeye başladı. Fehmi de ona dönüp, ‘’Birine mi benzettin genç adam?’’ diye söze girdi. Avni, ismini söyledi. Ben Mehtap’ın oğluyum, dedi. Fehmi, gülümsedi ‘’Tanıdım, sen dün evime gelen kişisin, yanlış hatırlamıyorum değil mi?’’ dedi. Avni, başını salladı. Kenardaki havluluktan çıkardığı havluyu Fehmi’ye uzattı. Fehmi elini silip, ‘’Bak genç adam, ben senin baban değilim. Annenin anlattığı gibi bir şey yok. Aramızda bir şey gerçekleşmedi ayrıca sen zaten evlatlıksın, nasıl benden olacaksın?’’ diye sözlerine devam etti. Avni, gözlerini kıstı, duruma şaşkın bir şekilde; bir dakika, ben evlatlık değilim ki! dedi. Fehmi Bey, ona bu gerçeği ilk defa kendisinin vermesi üzerine oluşan yükle, derin bir nefes alıp, ‘’Annen sana söylememiş, ama o bizim yanımızda çalışırken evlatlık edinmişti seni. Sonra da zaten toplum ruh sağlığı merkezine yatırıldı. Annen hasta, yani böyle bir şey uydurması normal ama dediğim gibi gerçeklik payı yok.’’ dedi. Avni, duydukları karşısında öfkelenmişti, yüzü kızardı, sesi yükseldi. ‘’Bana yalan söylemene, annemle ilgili hikayeler uydurmana gerek yok, benim senden veya mirasından bir pay alma derdim zaten yok. Benim tek istediğim biraz baba şefkati, tek istediğim sarılmak. Neden bu kadar kabasınız, neden bu kadar yükseklerden bakıyorsunuz? Sen de içine dahilsin ki televizyondaki yalanlarınla insanları kandırmayı bırak!’’ diye çıkıştı. Fehmi, kafasını çevirdi biraz kravatını gevşetip sakin kalmaya çalıştı. ‘’Senin annen deli, ortada bir hikâye varsa tamamı onun kurmacası.’’ diye devam etti. Avni’yi sinirden gülme krizi tutmuştu, bir süre hiçbir şey söylemeden güldü. Fehmi duruma anlam verememişti. Avni, alaycı bir tavırla hem gülüyor hem de bağırıyordu. ‘’Ben senin oğlunum Fehmi Bey! Sen kabul etsen de etmesen de oğlunum!’’ diye sözlerine devam etti. Karşısındaki laubali tavra dayanamayan Fehmi, Avni’nin yakasından tutup ona sağlam bir kafa attı. Ardından, ‘’Bir daha evimin yakınından bile geçme!’’ diyerek uyarıda bulunup lavabodan çıktı. Avni, olduğu yere çöküp ağlamaya başlamıştı.
Ertesi gün, ısrarla çalan telefonun sesiyle uyandı. Göz kapakları hâlâ ağırdı. Ekrana baktı, tanımadığı bir numara. Açtığında karşıdan, geçen hafta stand-up kaydının yayınlandığı Leventçe Şovlar programından aradığını söyleyen bir kadın sesi geldi. Avni, bir anda doğruldu. Uykunun tortusunu yüzünden silmek için parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Elini saçlarının arasından geçirip geriye doğru itti. Boğazını temizleyip, sesini mümkün olduğunca toparlayarak, buyrun, dedi. Sekreter kadın Levent Bey’in Avni’yi programa davet etmek istediğini söyleyip müsaitlik durumunu sordu. Avni, heyecanını tutamamıştı, yutkundu. Sesi titreyerek, müsait olduğunu, tabii ki gelebileceğini söyledi. Sekreter kadın öbür hafta için gün verdi. Avni, tarihi not aldı. Görüşmek üzere deyip iyi günler dileklerinde bulunarak telefonu kapattı. Sonunda hayalini kurduğu o programa çıkacaktı. İçinden kelebekler uçuşmaya başladı. Fakat annesinden dolayı bir yanı hep buruktu. Aklını kurcalayan soruların peşine düşerek, annesinin gençliğinde yattığı söylenen Toplum ve Ruh Sağlığı Merkezinin bulunduğu hastaneye gitti. Gerçekten böyle bir kayıt olup olmadığını öğrenmek için görevliye annesinin adını sorgulatmak istedi. Görevli biraz zaman isteyip kayıtlara baktı ve ismi bulduğunu ancak otuz yıl öncesine ait dosyalar saklı arşivde tutulduğu için bodrum kata inmesi gerektiğini söyledi. Biraz sonra arşivden elinde dosyayla geri döndü. Kapağını açıp içindeki raporu okumaya başladı. Raporda; hastaya delüzyonel psikoz ve narsistik kişilik bozukluğu tanısı konulduğu, teşhisin Doktor Bünyamin Bey tarafından yapıldığı ve kendi çocuğunun sağlığını tehlikeye atmaktan sorumlu tutulduğu bilgisini verdi. Avni, defalarca kimliğini göstermesine rağmen görevli, dosyayı annesinin rızası ve imzası olmadan veremeyeceğini söyledi. Bir kez daha ısrar etmedi, ellerini bankodan geçirip içeride birleştirdi. Görevlinin sözünü bitirmesini sessizce bekledikten sonra bir anda dosyaya uzanıp kendine çekti. Kısa bir boğuşmadan sonra dosya eline geçti. Avni dosyayı aldığı gibi ceketinin içine saklayıp arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Koridorda onu durdurmaya çalışan güvenlikleri ittirip büyük ve hızlı adımlarla koşarak yakalanmadan hastanenin kapısından dışarı çıkmayı başardı. Avni, dışarı çıktıktan sonra iki sokak aşağıda bir kafeye girdi. Çayını söyledi. Masaya oturur oturmaz dosyayı açıp okumaya başladı. Kapağın hemen ardında annesi hakkında tutulan notlar vardı; aşırı tuhaf davranışlar ve fiziksel şiddet kayıtları. Satırlar ilerledikçe boğazı düğümlendi. Bir sonraki sayfaya çevirdiğinde evlat edinme başvuru formuyla karşılaştı. Ancak Mehtap, kendisine yöneltilen sorguda bunu reddetmiş, ısrarla Avni’nin öz çocuğu olduğunu savunmuştu. Komiserlik tarafından tutulan raporlarda ise bambaşka bir tablo çiziliydi. Mehtap’ın sevgililerinden birinin Avni’ye şiddet uyguladığı, istismarda bulunduğu ve Mehtap’ın buna sessiz kaldığı yazıyordu. Dosyaya iliştirilmiş birkaç gazete küpüründe de kalın puntolarla yazılmış “Üvey anne oğlunun istismarına göz yumdu!” gibi başlıklar dikkat çekiyordu. Avni’ye dair raporlar daha da ağırdı. Leş gibi bir evde, kalorifere bağlanmış hâlde bulunduğu; vücudunun çeşitli yerlerinde morluklar tespit edildiği ve başında ciddi travma izlerine rastlandığı yazıyordu. Satırlar soğuk, kelimeler acımasızdı. Mehtap’ın son ifadesinde ise; ‘’Onun hiç ağladığını hatırlamadığı, hep mutlu bir çocuk olduğunu söylemişti.’’ cümlesi yer alıyordu. Üzerine damlayan birkaç damladan sonra dosyanın kapağı kapandı. Okudukları karşısında tamamen yıkılmıştı. Düşünemiyor, toparlanamıyordu. Olduğu yerde donup kaldı. Bir süre herkesten, her şeyden uzak kalmak istiyordu. Ağlaması hiç durmadı. Fehmi Bey’in yaktığı bir küçük kıvılcım, şimdi tüm bedenine yayılmıştı. İçinde büyüyen yangın artık söndürülecek gibi değildi. Dışarı çıktığında sağanak başladı. Göğü yararcasına çakan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur vardı. Avni, gözleriyle bu hengâmeye eşlik ederken yürüyen bir ölü gibi ağır ve isteksiz adımlarla evin yolunu tuttu. Eve vardığında kapı aralıktı. İçeri girdi. Karşısında Safiye’yi gördü. Kanepede, her an kalkacakmış gibi kenara ilişmişti; elindeki telefonu çevirip duruyor, belli ki huzursuzlanıyordu. Avni’yi görünce ayağa fırladı. “Hoş geldin,” dedi. Cebinden anahtarı çıkarıp uzattı. ‘’Sabah çıkarken kapının üzerinde unutmuşsun. Ben de geleceğin saate yakın gelip burada bekledim... Kusura bakma.” dedi. Avni’nin dudağında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Yok, estağfurullah. Teşekkür ederim,” diye karşılık verdi. Çay, kahve teklif etti ama Safiye, evde kızının beklediğini, gitmesi gerektiğini söyledi. Avni ne kadar kalmasını rica etse de, gitmesi ikisi için de daha iyi olacaktı. Yalnız kalmak, şu an ona iyi gelebilecek tek şeydi. Gece boyunca ağladı. Durmadan, hiç susmadan. Gözyaşları sabaha kadar dinmedi. Ertesi gün hastaneye, annesinin yanına gitti. Odaya girip yatağın karşısındaki kanepeye oturdu. Sigarasını yaktı. Gözlerini Mehtap’ın gözlerine kilitledi. Öfke dolu bakışlarının ardında bastırılmış bir keder yatıyordu. “Hatırlar mısın... Mehtap teyze...” diye söze girdi. “Benim gülüşüme hep hastalıklı derdin. Bende bir bozukluk olduğunu söylerdin. Hah... değilmiş işte çünkü o gerçek benim.” deyip sözlerine devam etti. Mehtap’ın göz kapakları yarı inikti, sesi zor çıkıyordu. Güçlükle, “Cancan... neler söylüyorsun sen?” dedi. Avni güldü. Kısa, acı bir gülüş. Derin bir nefes aldı, “Cancan, evet. Bu trajik hayata neşe ve kahkaha getirmek olan benim diğer adım. Ama ne yazık ki ben hayatım boyunca hiç mutlu olamadım.” diye karşılık verdi. Konuşurken gözlerini tavana dikmişti. “Ama ilahi adalet işte... Şu an bana söylediğin yalanların, yaşattığın acıların bedelini ödüyorsun.” diye ekledi. Mehtap’ın sesi boğuklaştı. Yorgun ve acı doluydu, “Oğlum...’’ dedi. Avni sigarasından son bir nefes daha çekip izmariti yere attıktan sonra ayağıyla söndürdü. Ayağa kalktı. “Senin oğlun moğlun yok, Mehtap Hanım,” dedi. “Ben sana hakkımı helal etmiyorum. Bari sen son kez tövbeni et de öteki tarafta Allah acısın. Çünkü ben seni Allah’a havale ediyorum.” diye son sözlerini söyleyip arkasına bile bakmadan odadan ayrıldı.
Mehtap’ın vicdanı, Avni’yle yüzleşmeye dayanamamıştı. Gözlerinden sessizce süzülen her damla, hayatı boyunca yaptığı hataların pişmanlığını taşıyordu. İki gün sonra, kahrıyla ağırlaşan hastalığı onu ölümün eşiğinden içeri aldı. Avni, haberi aldığında hiçbir şey hissetmedi, cenazesine dahi sahip çıkmamıştı. İçindeki nefretin kendisiyle mahşere kadar gideceğini biliyordu. Onun şu an ilgilendiği tek şey Akşam çıkacağı Leventçe Şovlar programı oldu. Giyeceği takımı ayarlayıp üzerine geçirdikten sonra programın eski bölümlerini açtı; konukların tavırlarını, ekrandaki duruşlarını dikkatle izledi. Kendi kendine prova yaptı. Aklına aniden gelen ani fikirle kafasına zilli soytarı şapkasını geçirdi, yüzüne de palyaço makyajını yapmayı planlıyordu. Programa sahne kostümüyle çıkacaktı. Nasıl görüneceğini merak etti. Televizyondan bir müzik kanalı açtı. Arka fonda hafifçe akan müzik eşliğinde odasındaki aynalı masanın karşısına oturdu. Sigarasını yaktı, beyaz boyayı açıp yüzünü boyamaya başladı. Tam devam edecekken kapının zili ardı ardına çaldı. Malzemeleri bırakıp kapıya yöneldi. Gelenler iş yerinden Rıza ile Cüce Sadık’tı. Annesinin vefatı üzerine başsağlığına geldiklerini söylemişlerdi. Avni teşekkür edip içeri buyur etti. Onu yarı makyajlı hâlde görünce, “Yeni bir işe mi başladın yoksa sokaktaki eylemlere mi hazırlanıyorsun?” diye sordular. Avni gülerek palyaçoluk günlerini özlediğini söyledi. Rıza, asıl konuyu açtı. Polislerin iş yerine geldiğini, patronla konuştuklarını anlattı. Avni’nin de ifadesinin alındığını duyduğunu, ne söylediğini sordu. Hani hikayelerimizin tutarlılığı var mı o açıdan merak ettim... diye ekledi. Avni, kafasını çevirip alaycı bir gülüşle ‘’Şöyle söyliyim...’’ dedi, televizyon ünitesinin çekmecesini açıp silahını aldıktan sonra tek hamlede Rıza’ya doğrultup alnından vurdu. Ardından ‘’Şerefi bozuk, sahtekâr’’ diye saydırdı. Sonra tekrar Sadık’a döndü. Sadık, koluyla yüzünü kapatmış, korkudan kımıldayamıyordu. Avni, ismini seslendi. Sadık, başını hafifçe kaldırıp kolunun ardından gözlerinin yarısıyla ona bakarak fısıltı halinde, ‘’Neden yaptın bunu Avni?’’ diye sordu. Avni, Rıza’nın bunu hak ettiğini söyledi. Kendisine bir şey yapmayacağını belirtip, onun iş yerinde en güvendiği ve en sevdiği dostu olduğunu belirtti. Gidebilirsin, dedi. Ama bundan birilerine bahsedip de sen de bana ihanet etme diyerek uyardı. Sadık, kapıya doğru yöneldi. Avni arkasından, ‘’Leventçe Şovlar programını izler misin?’’ Diye sordu. Sadık, yavaşça arkasına dönüp kafasını salladı. ‘’İşte akşam oradayım bugünkü programı kaçırma!’’ deyip sözünü bitirdi. Sadık, bir kez daha kafasını sallayıp kapıyı açtıktan sonra hızla evden uzaklaştı. Programa saatler kala üzerini giyip makyajını tamamladıktan sonra hazır vaziyet evden çıkmıştı. Kapının önünde bir sigara yaktı. Ve evin önünden caddeye inen merdivenlerde durup gülerek aşağıya baktı. Her gün sırtında taşla çıktığı bu merdivenlerden şimdi tamamen yükünü hafifletmiş şekilde inecekti. İnerken o meşhur dansıyla merdivenlerin her bir basamağında durup figürlerini sergiledi. Caddeye indiğinde uzaktan kendisini çağıran bir ses duydu. Yukarı baktığında merdivenlerin başında, hastanede kendisini sorgulayan polisleri gördü. Sigarasını atıp hızlı adımlarla metronun olduğu yöne doğru koştu. Avni’nin kaçtığını gören polisler ardından kovalamaya başladı. Avni, metroya çıktı. Trenin içi ana baba günüydü resmen, iğne atsan yere düşmeyecek kalabalık vardı içeride. Herkesin yüzünde palyaço maskeleri ve makyajı, eyleme gidiyorlardı. Polisler de trene yetişti. Avni bu sefer vagon değiştirmeye başladı. Biraz kalabalığın arasına karıştıktan sonra elinde plastik maske dağıtan eylemciden bir maske alıp suratına taktı. Polisler herkese maskelerini çıkartıp kimlik araması yapmaya başlamışlardı. Buna karşı çıkan eylemcilerle polisler arasında bir arbede yaşandı. Avni o kargaşanın içinde kendini kurtardı. Trenden indi, programın olduğu binaya geçtiğinde önünde tek sıra halinde bilet kestiren bir seyirci kalabalığı vardı. İçeri geçti, onu kulise aldılar. Kulisteki televizyonda ajans açıktı, trende yaşanan arbede ve şehrin birçok yerinde başlayan eylemlerin haberi veriliyordu. Sigarasını yaktı, yüzünde bir gülümsemeyle haberleri takip etmeye başladı. Biraz sonra kulisin kapısı çaldı. Gelen programın sunucusu Levent Bey ve programın yapımcı yönetmeniydi. Avni, ayağa kalktı, sigarasını söndürüp üstünü başını düzeltti. Levent’in uzattığı elini sıkarak programa daveti için teşekkür etti. Levent, rica etti bunun bir öneminin olmadığını söyledi. Avni, sanki Levent Bey’i aileden biri gibi tanıdığını, şovlarını küçüklüğünden beri hayranlıkla seyrettiğinden bahsetti. Levent, teşekkürle karşılık verdi. Yüzündeki makyajı görünce ‘’Eylemden mi geliyorsun?’’ diye sordu. Avni, ‘’Hayır, o gibi şeylere ilgim yok benimkisi tamamen bağımsız.’’ dedi. Levent, sahneye de o şekilde mi çıkacaksın diye sorusuna devam ettiğinde Avni, gülümseyerek kafasını salladı. Levent Bey’in yanında gelen yapımcı yönetmen, bu şekilde çıkmasının reytingleri olumsuz etkileyebileceğini söyledi. Eylemlerin üzerine bu şekilde gelmesinin programın kapanmasına da etki edebileceğini belirtti. Levent aynı düşüncede değildi. ‘’Biz bir komedi şov programıyız, akışına bırak.’’ dedi. Avni’ye ikinci konuğun ardından kendisini alacaklarını söyledi. Yapımcıya dönüp, Avni’yi yalnız bırakalım gösterisine hazırlansın deyip kapıya doğru yöneldi. Avni, Levent Bey’i durdurup son bir ricada bulunmak istedi. Levent Bey, ‘’Buyur, tabii ki.’’ dedi. Avni, kendisini tanıtırken adından ‘’sokağın soytarısı’’ olarak bahsedilmesini istedi. Levent, bunu garip bulmuştu, önce yadırgadı ama sonra kabul etti. ‘’Tamam, nasıl istersen.’’ deyip odadan ayrıldı. Program başladı. Avni, sırasını beklerken kulisteki ekrandan sahneyi takip ediyordu. Levent, ‘’Sıradaki konuğumuzu almadan önce hakkında birkaç şey söylemem gerek ki bu adamın kesinlikle bir doktora ihtiyacı var,” dedi. Konuklardan, doktor lakaplı kişi gülerek ne sorunu olduğunu kendisinin bakabileceğini söyledi. Levent, her türlü sorunu bulunabileceğini söyleyip geçen haftaki stand-up gösterisini tekrar ekrana verdi. Avni, elindeki sigaradan bir nefes çekti; içeride olup bitenleri ciddiyetle izliyordu. Ekrana verilen görüntü bittikten sonra Levent, sıradaki konuğu çağırmadan önce şehirde olan son olaylardan dolayı üzgün olduklarını belirtti. Avni, hazır vaziyette perdenin ardına geçti. Levent, konuğun eylemcilere benzer bir tarzda geldiğini ama buranın bir komedi programı, hepimizin de gülmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek baştan durumu toparlamaya çalıştı. Ayağa kalktı, perdeye yaklaştı, eliyle perdenin ardını gösterip, “İşte karşınızda sokağın soytarısı!” diye takdim ederek Avni’yi içeri davet etti. Perde açıldı. Avni, ağzında sigarası ve o meşhur dans hareketleriyle sahneye girdi. Giriş müziği eşliğinde dansını tamamlayıp diğer konuklarla selamlaştı. Levent’in masasının hemen yanındaki koltuğa oturdu, ayak ayak üstüne attı ve sessizce etrafı incelemeye başladı. Levent, hoş geldin diyerek karşılayıp girişinin çok etkili olduğunu söyledi. Avni hâlâ sessizdi. Kameralara bakıyor, seyircileri süzüyordu. Levent,
“İyi misin?” diye sorduğunda, hiçbir sorun olmadığını; her şeyin hayalindeki gibi gerçekleştiğini söyledi. Seyircilerden ilk reaksiyon gelmişti. Avni’nin tavırları, Levent’in karşılığı onların hoşuna gitti. Levent, Avni’ye döndü; kuliste konuşurken kılığının siyasi bir ifade taşımadığını söylediğini, bunun doğru olup olmadığını sordu. Avni, “Doğru. Ben siyasi bir figür değilim ve olamam. Siyasetle de uzaktan yakından alakam yok. Benim tek işim insanları güldürmek,” diye karşılık verdi. Levent, o zaman kendisinden bir şaka beklediklerini, komedyenliğinin daha başlarında olduğunu ve bu gece sunacaklarının yolunu belirleyeceğini söyledi. Avni gülümsedi. ‘’Hemen bir tane gönderiyorum,” diyerek ceketinin iç cebine koyduğu, günlükle karışık şaka defterini çıkardı. Seyirciler buna gülmüştü. Levent, hemen bu fırsatı değerlendirip, “Bir şaka defterin var demek? Çok mantıklı, sıkıştığında hiç zorda kalmazsın,” diye söze girdi. Avni deftere bakmaya devam ediyordu. Levent, zamanın bol olduğunu, acele etmeden en kalitelisinden seçmesini söyledi. Avni’nin bulduğu şaka ölümle ilgiliydi. Seyirciler ters tepki verdi; kimse bunu beğenmemişti. Levent, Avni’ye dönerek bu gibi şakaların komik olmadığını, programa ters olduğunu söyledi. Avni defterini kapatıp cebine koyduktan sonra, “Haklısınız, kusura bakmayın. Birkaç haftadır kendimde değilim. O metrodaki çocukları öldürdüğümden beri zor günler geçiriyorum,” dedi. Herkes şaşırdı; duyduklarına anlam verememişlerdi. Ortam sessizleşti. Levent, Avni’ye, “Bu da şakanın devamı mı?” diye sordu. Avni soğukkanlılığını koruyarak, “Hayır, şu an şaka yapmıyorum. Gerçekten onları ben öldürdüm,” şeklinde karşılık verdi. Levent, tekrar, bunca kişinin neden kendisine inanması gerektiğini sorduğunda Avni alaycı bir gülüşle, kaybedecek bir şeyi kalmadığını; artık hiçbir şeyin kendisine zarar veremeyeceğini ve ne yaşarsa yaşasın hepsinin bir komediden ibaret olduğunu söyledi. Levent, bir komiser edasıyla sorgusuna devam etti; o çocukları öldürmenin komik tarafını sordu. Avni, komedinin göreceli olduğunu söyledi. Sistemin doğruya ya da yanlışa karar verirken komik olana da olmayana da hükmettiğinden, insanların da buna kendini teslim ettiğinden bahsetti. Levent kravatını gevşetip bunun bir hareket olup olmadığını, sembol olmak için mi yaptığını sorduğunda Avni, “Ben hareket başlatabilecek bir palyaço değilim ki. Sadece o adamlar gerçekten korkunçtu. Bugünlerde toplumun yarısı korkunçlaştı; bu da diğer yarısını delirtmeye yeter,” diye karşılık verdi. “Yani sen delisin, o yüzden mi?” dedi Levent. “Hayır,” dedi Avni, “Sadece hayatlarını kurtarmak için bir çabaları yoktu. Gereksiz özgüvenleriyle herkese istedikleri gibi davranabileceklerini sanıyorlardı.” diye ekledi. Seyircilerin arasından yuhalama sesleri geliyordu. Avni kafasını çevirdi, derin bir nefes aldı ve seyirciye dönerek, “Neden hepiniz bu adamlar için bu kadar üzülüyorsunuz anlamıyorum. Kaldırımın kenarında ölen ben olsam geçip giderdiniz hiç sorgulamadan. Ama Fehmi Bey ekranlara çıkıp bu adamlara televizyonda ağladı diye olayın arka yüzünü bilmeden siz de üzüldünüz,” dedi sert bir tavırla. Levent, Avni’ye Fehmi Bey’le de mi sorunu olduğunu sordu. Avni, “Evet, var!” diye karşılık verdi. “Dışarısı ne durumda, görmüyor musun? Sen stüdyodan hiç çıkmıyor musun, Levent Bey? Herkes birbirine karşı tetikte. Bağırışlar, kavgalar, zorbalıklar, kabalıklar… Kibarlık öldü. Kimse kendini karşıdakinin yerine koymuyor. Empati yerini antipatiye bıraktı. Şimdi soruyorum size; Fehmi Bey gibi adamlar benim gibi biri olmayı hiç düşünüyor mu sizce? Fakirin, ezilenin yerine koyuyor mu kendilerini onlar? Hayır! Onlar sadece her dediklerini çocuk gibi kabul ettireceklerini ve daha da komiği bizim de buna el bağlayıp boyun eğerek kabul edeceğimizi sanıyorlar. O ve onun gibiler kendilerine dev aynasında bakarken, bizler, yani bu halk el ele bir olup gerçekten bir dev olduğumuzda ne olacağını hiç düşünüyorlar mı?” diye çıkıştı. Ayağa kalktı, kameraların önüne geçti ve ekran başındaki seyircilere defterinin ilk sayfasında yer alan şiirden bir alıntı okuyacağını söyleyip söze girdi;
“Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni.
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru…”
Komedi programı tamamen siyasi bir tartışma programına dönmüştü. Yönetmen, programı bitirmesi için Levent’e kesme işareti yaparken Levent, Avni’yi yerine oturması için uyardı. Seyircilerin bir kısmı stüdyoyu terk ederken, bazıları merakla konuşmanın nereye varacağını bekledi. Terk edenlerin yarısı Avni’nin söylemlerine tamamen karşıyken, kalanların çoğunluğu ise onunla aynı fikirdeydi. Levent’in bakışları değişti. Avni’ye dönerek, “Sen şu an tamamen kendini acındırıyorsun genç adam. Herkes senin sandığın kadar korkunç değil!” dedi. Avni kaşlarını çatıp öfkeyle bakarak, “Sen de… Sen de korkunçsun, Levent!” dedi sert bir ses tonuyla. Levent alaycı bir gülümsemeyle, “Ben de mi? Ben neden korkunçmuşum?” diye sordu. Avni burnundan soluyordu, “Benim videomu programında izlettin, sonra buraya çağırdın. Daha geçen hafta ardından bir sürü laf ettiğin adamı bugün neden programına çağırdın? Dalga geçmek, ezmek için. Yalan mı? Senin de diğerlerinden farkın yok. Farkında değil miyim sanıyorsun?” dedi. Levent soğukkanlılığını koruyarak, onun kendisini tanımadığını söyledi. Avni’nin yüzünden dışarıda isyanlar çıktığını, bugün bir polis memurunun daha yaralandığını, nelere sebep olduğunun farkında olmadığını belirtti. “Ama sen hâlâ çıkmış burada beni eleştirme cüretinde bulunuyorsun. Önce kendine baksana,” diye ekledi. Avni, gülerek ve alaycı bir ses tonuyla, “Biliyorum, hepsinden haberim var. O zaman bunun üzerine bir şakaya daha ne dersin?” dedi. Levent artık sinirlenmişti,
“Daha burada sana şaka yaptıracağımı mı sanıyorsun? Sen gerçekten delirmişsin...” diye karşılık verirken Avni, daha fazla duymak istemediği sözlerin üzerine gözlerini kapadı, kafasını çevirdi. Derin bir nefes aldı ve tek hamlede belinden çıkardığı silahı Levent’e doğrultarak göğsüne bir el ateş etti. Kamera arkası dâhil kalan tüm seyirciler korkuyla stüdyoyu terk etmişti. Yayın kesildi; tüm kanallar son dakika haberi olarak yayın tekrarını geçti. Polisler stüdyoyu basıp Avni’yi tutukladı. Merkeze götürmek üzere ekip aracına bindirip yola çıktılar. Şehir birbirine girmişti. Neredeyse her sokakta elliden fazla eylemci vardı. Ana caddelerde atılan sloganlar, havaya savrulan renkli meşaleler ve protestocu karşıtlarıyla yapılan kavgalarla halk direnmeye devam ediyordu. Avni, aracın camından dışarı baktığında yüzünde bir gülümseme oluştu. Protestocuları, rağbet görmüş bir eserin sanatçısı gibi gururla izliyordu. Eşit bir insanlık için haksızlığa karşı ilk fitili ateşlemenin gururu vardı üzerinde. Semtteki büyük otel, misafirlerini tahliye ederken Fehmi Bey ve ailesi de içeriden çıkmış eylemcilere görünmeden ara sokaktan kaçmaya çalışmışlardı. Baştan beri onları takip eden eylemci gençlerden biri arkalarına takılıp sokağın içine kadar girerek uzaktan ‘’Durun!’’ diye seslendi. Fehmi ve ailesi arkasına döndüğünde silahını çıkaran genç, namluyu Fehmi’ye doğrultup, ‘’Bizi palyaço olarak görmek zannettiğin kadar kolay değilmiş dimi Fehmi Bey!,’’ deyip göğsünden iki el ateş ederek onu ailesinin gözü önünde vurmuştu. Fehmi kanlar içinde olduğu yere yığıldı, eylemci silahı beline takıp sokaktan hızla uzaklaştı. Avni’nin de içinde bulunduğu ekip aracı, ana yoldan merkezin olduğu caddeye gireceği sırada yan taraftan bir ambulans çıkagelip hızla araca çarptı. Araç kontrolden çıktı; camlar patladı. Polisler bir yana, Avni bir yana savruldu. Eylemci gençler Avni’nin tutuklandığı haberini aldıktan sonra destekte bekleyen ambulanslardan birini kaçırmış ve onu kurtarmak için planlamışlardı bu kazayı. Polislerle birlikte Avni de aracın içinde bayıldı. Yüzleri palyaço maskeli eylemciler, aracın patlayan camından Avni’yi tutup dışarı çekerek toplandıkları alana götürerek etrafında bir çember oluşturdu. İlk müdahalede bulunup kalp masajı yaptılar; yüzüne su çarpıp kolonya koklattıktan sonra kendi hâline bıraktılar. Avni biraz sonra ayıldı. Çevresinde bu kadar insanı görünce kendini rüyada sandı. Uyandığını gören halk onu alkışlarla karşılamıştı, omuzlarına alıp havaya kaldırdılar. Avni, baygınlığın sersemliğiyle başta olan bitene anlam veremedi, yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Halkın yükselttiği ellerin üzerinde, çevresindekileri selamlamaya başladı.
Bir sonraki mekân akıl hastanesiydi. Elleri kelepçeli, her zamanki gibi iki parmağının arasında yanmış sigarası ve karşısında ona soru soran bir psikolog vardı. Avni bakışlarını boşluğa kilitlemiş, sadece gülerken, doktor neye güldüğünü sordu. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanını boşluğa savurduktan sonra doktorun gözlerinin içine bakıp sırıtarak, “Aklıma bir şaka geldi de... boş ver anlamazsın,” diye yanıt verdi.
-SON-
Bu öykü, 2019 yapımı ''Joker'' filminin uyarlaması olup içinde yer alan olay örgüsü ve kişiler tamamen hâyâl ürünüdür.
kalumanist
Bu internet sitesinde yer alan tüm yazılar, görseller ve içerikler; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Söz konusu eserlerin, yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması, dağıtılması, başka mecralarda kullanılması veya işlenmesi yasaktır.
Tüm hakları saklıdır.
© 2025 İsmail Kaluman / Kalumanist